14 Kasım 2020 Cumartesi

Ortadoğu’da Komünalizm...Kenneth Rexroth

 Ortadoğu’da Komünalizm...Kenneth Rexroth

Aşağıda aktarılan kralla yapılmış konuşmanın sonrasında neler yaşandığına ilişkin elimizde yeterli bir bilgi yok, ancak muhtemelen kardeşi Jamasp tarafından geçici olarak tahttan indirilmesine sebebiyet veren toplumsal etkilerin oldukça şiddetli olduğu kesin. Sonradan I. Hüsrev adını alacak olan kralın oğlu yeniden yapılanma siyaseti uyarınca Mazdek’e tuzak kurar ve onun tüm müritleriyle saraya gelip yeni dinini halk önünde takdim etmesini ister. Kraliyet sarayındaki bahçelerden birinde düzenlenen ziyafete katılmak niyetinde olan Mazdekîler derdest edilirler ve gruplar hâlinde kafaları toprağa gömülü ayakları dışarıda kalacak şekilde îdam edilirler, ardından Hüsrev Mazdek’in yanına gelerek “Gör işte o şeytânî mezhebinin verdiği mahsülü” der ve onun da müritlerinin yanına aynı yöntemle gömülmesini emreder.


M.Ö. 528’de gerçekleşen katliam tarikatın tümünü imha etmez. Hüsrev’in tahta çıkmasını takip eden üç yıl içinde yeni bir kıyım politikası uygulanır ve tüm İran genelinde Mazdekîler yoğun bir takibata maruz kalır. Zulümden kurtulanlar yeraltına çekilir ve İslam’ın ana gövdesinden kopan birer tarikat olan İsmailîler ve Haşişîler gibi farklı mezheplerin öğreti ve pratikleriyle ilişkiye geçerler. Ortodoks Zerdüştîliği müdafaa etmesi sebebiyle Hüsrev, Persliler tarafından Nuşirvan-Anuşak-Ruban, yani “ölümsüz ruh” olarak çağrılır; Hüsrev bugün bile aziz mertebesinde bir kahraman olarak kutsanmaktadır.


Sonradan yaşananların büyük bir tarihsel olay olup olmadığı konusunda ne yazık ki elimizde yeterli malumat yok. Bazıları kimi görgü tanıklıklarına dayanmasına karşın, Zerdüştî, Müslüman ve Hıristiyan kaynaklar ekonomi ve sosyoloji yerine küfür etmeyi tercih etmektedirler. Gene Maniheistlerin soyundan gelen Avrupalı Albigacılar içindeki Katharînin muadili Zandiklerin rakibi, ilk dönem Maniheistlerin iç halkasına ne ölçüde komünizm atfedilebileceği hakkında çok az şey biliyoruz. Zandikler arasında komünizm muhtemelen Hıristiyan keşişlerle benzerlik gösteren bir kâmiller meclisini tayin eden seçilmiş bir azınlık tarafından uygulanıyordu. Sasanî İmparatorluğu’nun sınırları dâhilinde filizlenen Mazdekizmin de ötesinde Maniheizm ve sonrasında Gnostisizm İslâmî heresinin gelişmesinde muazzam bir etkisi oldu. Özellikle ilk günlerinde İslam’ın, bozkırın tarımsal bölgelerle yaşadığı savaş bağlamında, tüccar kervanlarının önderliğindeki göçebe halkların yerleşik toplumlara giderek genişleyen bir coğrafyada düzenledikleri baskınların genel niteliğini taşıması sebebiyle, bu dinin toplumsal ahlâkında ve az da olsa pratiğinde korsan komünalizmine âit unsurlar mevcuttu. Muhammed ticaretle uğraşıp Mekke ile Medine’deki tüccar topluluklarla muhabbet hâlinde olsa da, yağmacı Bedevîlerle tüccarların arasındaki ayrım net değildi. Tüccarlar sınıfı Bedevîlerden çıkmış ve onlara bağımlı kalmıştı. Temel ayrım ganimet ve kâr ile ilişkili olarak biçimleniyordu. Bu nedenle İslamî heretik cemaatler, genelde komünizm uygulayan çöl ve bozkır korsanları ya da Haşişîler gibi gizli haraççı toplumlardı.

Dolayısıyla İslamî heresinin önemli bir bölümü birçok Arap’ın ve fethettikleri ülkelerdeki halkların dini olan Muhammedîliğin ve Sunnîliğin ana gövdesi içinde değildi; ancak örneğin Persya’nın dini Şiâ idi. Şiîler, Talmud benzeri bir hukuk üzerinden yapılan tartışmaya tâbi durumdaki bir tür hahamlık kurumu olarak ruhban sınıfı ve seçilmiş hâlife fikrine itiraz ettiler ve halifeliğin soydan sürmesi gerektiğini söyleyip bu kurumun Muhammed’in damadı Ali’den devam etmesi gerektiği konusunda ısrar ettiler. Kutsal bir içerikle atanmış halifeler yedi (mezhebin kimi kollarında on iki) İmam’dı ve bu imamlar tanrıya dolaysız mazhar olacaklardı. Ayrıca İran’da son Sasanî kralından gelip Yazdigird’in kızı Harar’ı (ceylan) ve şehit Hüseyin’in karısını takip ederek Ali Asker’in annesine uzanan bir başka hat daha vardır. Dolayısıyla Pers Krallarının Kralı Helenistik Basileus ó Soter ve Ahura Mazda’nın mistik, kutsal bedenlenmeleri ile kutsal anlamda tasdiklenmiş halife tek bir soy içinde birleşir. Sadece dünyanın sonunda görünecek olan son İmam kayıptır ve O’na ancak vekâlet edilebilir. Kurtarıcı Mehdî erişilmez kabul edilir ve gizli propaganda faaliyetleri yürüten dâîler (misyonerler) tarafından temsil edilir. Kimi zaman Mehdî ve İmam, Mısır’daki Fatimî Hanedanlığı’nda olduğu gibi, yönetici halife olarak tanımlanır ve bu kimliği ile faaliyet yürütür. İsmailîler son, kaybolan imamın Yedinci İmam, yani İsmail olduğunu düşünürler. Bu mezhebe göre aynı İsa’nın İkinci Zuhûr’unda olduğu gibi İsmail’in de yeryüzünde tekrar zuhûr etmesiyle dünya nihayete erecektir. Birçok İsmailî hizipte o yedili dizinin nihaî sudûrudur ve hepsi ruhanî açıdan birbirine özdeştir, fakat gnostik ve metafizik bir karaktere sahip olan Yedi İmam ile karıştırılmamalıdır. O daha çok gnostik Valentinyan ya da Yahudi Kabala’sının Sefirot’una benzer. Burada Yakındoğu’da kayıtlı bir dinin doğuşuna -örneğin Mısırlı Memfit teolojisine dek uzanan ve Mahayana Budizmi ile benzer özellikler taşıyan bir sudûrculukla (emanasyonizm), kurtuluş bilimi (soterioloji) ile ve apokaliptisizmle ilgiliyiz. Burada dillendirilen şey, Müslüman fethinden hemen önce Sasanîlerin yönetimi altında çeşitlenen bir din olan Zerdüştîliğin hâkim biçimine ve hattâ onun heretik ifadelerine benzerliğidir. Bir dönem boyunca Mısır’da, hattâ İspanya ve Endonezya’da filizlenmiş olan Şiîlik Arap Sünniliğine karşı Perslilerin isyânını ifade eder. O hâlâ İran’ın ve Ağa Han’ı Mehdî kabul eden Hindistan İsmailîlerinin bugünkü dinidir.

Yapı ve öğreti bakımından en gelişkin Şiîlik biçimleri Çinlilerinkine benzer; hiyerarşik hükümet zamanla içine nüfuz edilemez hâle gelir ve esasında hiçbir sırrı ihtivâ etmeyen büyü dini ve sırları kapsayan bir dizgeye dönüşür. Böylesi bir dine ve gizli cemaate yönelik başvuru özellikle fiilî dünyevî iktidarla ilişkiye geçtiği noktada muazzam ölçülere varır.

Trablus’ta dokuzuncu yüzyılın sonunda Fatımî Hanedanlığı’nın kurulması ve M.S. 972’de Mısır’ın fethiyle aynı dönemde sıkı iç ilişkilere sahip Karmatîler, Mezopotamya vadisinin alt uç kısmında ve İran Körfezi’nin kuzeybatı sahili boyunca gelişmeye başlar. Bağdat’taki ortodoks Sûnnî Abbasî Hilafeti’nin zihnini Zenci kölelerin büyük isyanı, Zenc Ayaklanması meşgûl etmektedir. Karmatîler Zenc liderleriyle ittifak kurmaya çalışırlar. Bu ittifakın pratikte imkânsız olduğu zamanla ispatlanır, ancak her iki taraf da paralel bir muhalefet hareketi yürütebileceklerini görürler. Zenc isyanının bastırılması sonrası Karmatîler sadece İran Körfezi’nin kuzey sahillerindeki gizli kontrolünü pekiştirmekle kalmaz, ayrıca Yemen, Suriye ve hattâ Bağdat’ta iktidara karşı yıkıcı kimi faaliyetlerde bulunabilecek bir konuma gelirler.
M.S. 900’de hilafet birlikleri Basra’da mağlup edilir ve o günden sonra Karmatîler Bahreyn’i, belli ölçüde de Basra’yı kontrol altına almaya başlarlar. Mezopotamya ve Arabistan’daki birçok şehri ele geçirerek Mekke’ye giden hac güzergâhını ve Bağdat’ın deniz bağlantılarını keserler. Burada muhtemelen o güne dek tecrübe edilmiş en büyük alanda hüküm süren yegâne komünist toplumu kurarlar ve bir nesilden fazla bir süre, on ikinci yüzyıl öncesine dek ayakta kalırlar.

Ayrıca Karmatîler hac kafilelerine yönelik baskınlar düzenlerler, binlerce insanı öldürürler ve gizli müritlerine âit önemli bir örgütlenmenin olduğunu düşündükleri Şam’a kadar uzanan birçok şehri kuşatırlar. Nihayet Mekke’ye saldırırlar ve muazzam bir ganimetle birlikte İslam için en kutsal nesne olan Siyah Taş’ı alıp götürürler (M.S. 928). Bahreyn’in içinde tam anlamıyla mutlak bir komünizm hüküm sürmektedir. Yurttaşlar hiç haraç ya da vergi ödememektedir, mal varlıkları doğumdan ölüme, hastalıkta ya da sağlıkta güvence altında tutulmaktadır. Tüm zor, hizmetçilik türünden kabul görmeyen işler zenci kölelerce yapılmaktadır. Muhtemelen bu köleler Karmatîlerin eski, sözde müttefikler olan Zenc isyanından kaçan mağlup kişilerdir ve Sûnnîlerce imha edilmektense Karmatîlere gönüllü kölelik etmeyi seçmişlerdir. 

Ortodoks çevreler Karmatîleri kadının ortak kullanımı ve her türden orji ile suçlamışlardır.
Esasında Karmatîler katı bir biçimde tek eşlidirler.
Hayatı saf ve sert bir üslupla düzenleyen ve Platon’un muhafızlarını ya da Tötonik Şövalyeleri andıran askerî bir kast sistemi içinde yaşarlar.
Şarap kullanımı ve her türlü ahlâksızlık kesinlikle yasaklanmıştır.

Kadınlar peçe kullanmazlar ve kamusal alanda serbestçe dolaşabilirler.
Toplumdaki etkileri dikkate değerdir. Bu etki onlara haz verir.
İslam’ın özel talimatları, günlük namaz ya da haram yiyecekler ilgili konular, Cuma günü toplantısında bile, zorla uygulanmaz.
Muhammedîliğin ezoterik pratikleri Işık kültü, daha özelde Sufizmle ilişkili dinî tefekküre dalmakla bağlantılı ve daha çok büyük Sufi teologu İbn-i Arabî’nin mistisizmine benzer bir mistisizmle ikâme edilmiştir.
Sufîler gibi yaygın olarak beyaz giyen Karmatîler, ahlâkî ve fizikî saflığa büyük önem verirler.

Bu noktada hâlâ biz Essenîlerin, Therapeutae’nın ve Philo Judaeus’a âit Işık sudûrculuğundaki Işık’tayız.
Eğer kendilerine zulmedenlerin ya da okültistlerin o gizli geleneklerinden bir tanesinin Tapınak Şövalyeleri ile ilgili olarak ortaya koyduğu suçlamalar doğruysa bu ışık onların da kaynağıdır.

M.S. 1084’te Bahreyn yıkılır, ancak yerini İsmailîlerin diğer bir kolu olan ve macerayla sırrın yeni kardeşliği manasında Haşişîler alır. Haşişîler Suriye’nin kuzeyinden Hazar Denizi’ne uzanan bölgede önemli bir güç hâline gelirler. Uzak çöllerde ve dağlık bölgelerde, en ünlüsü ve en uzun ömürlüsü Alamut olan kalelerde yaşayan cemaatleriyle Haşişîler tüm Haçlı Seferleri süresince gizli kardeşlik ilkesine dayalı gaspçı ve suikastçı bir örgüt olarak yaşarlar ve tüm Yakındoğu’yu terörize ederler. Ayrım gözetmeksizin Hıristiyanların ve Müslümanların mallarını yağmalarlar, onlar üzerinde politike etki kurarlar ve onların kendilerine tam manasıyla tâbi olmaları için gayret ederler.

Karmatîlerin otoriter komünizminin yerini saf otoriteryanizm alır. Bu cemaatin mensuplarının esrar kullanarak bir tür hipnoz içine sokuldukları ve cemaatin adının da bu nedenle Haşişîlik olduğu iddia edilir.
Hülagü liderliğindeki Moğol saldırılarında Haşişîlerin tüm kaleleri yıkılır ve tek bir insan kalmayana dek kıyıma uğratılır.
Hülagü’nün muhtemelen onlara yönelik özel bir kini vardır.
Alamut’un Büyük Efendi’si Hasan Sabbah yakalanıp Hülagü’ye gönderilir, ancak Moğolların elinden kurtulur ve soyu Ağa Han’ın müritleri olarak bugüne dek gelir.

Karmatîler ve Haşişîler, diğer toplulukların yağmalanması üzerine kurulu, karşılıklı kazanca dayalı komünal toplumun ilk örneklerini teşkil ederler. Böylesi bir yapı ancak çatlaklar arasında var olabilir ve yüksek düzeyde örgütlenmiş bir devlet içindeki sınıflar arasında oluşan boşluklarda, iki karşıt devlet arasındaki sınırlarda ya da görece daha düşük seviyede bir örgütlenmeye sahip toplumların verili sınırlarında faaliyet yürütebilir. Bu, Su Kenarı (Tüm İnsanlar Kardeştir) adlı Çin romanında ve tabiî ki Robin Hood hikâyelerinde ölümsüzleştirilmiş olan çeteler misali, şehir eşkıyalarının ya da hırsız çetelerinin sosyal örgütsüzlük dönemlerinde uyguladıkları komünizmdir. Karmatîler birbirlerine muhalif Arap ve İran medeniyetleri arasındaki sınırda gelişmiştir. Haşişîler ise İran’ın kuzey sınırları boyunca, Kafkasya’da, Hazar Denizi kıyısında ve Amuderya’nın karşısında ve bugün Afganistan olarak bilinen bölgede komşularını yağmalayarak yaşayan bir dizi ezoterik dinî cemaatlerin en ünlüsüdür.

Haçlı Seferleri öncesi İslâm medeniyeti Batı Avrupa’nınkinden kıyaslanamaz ölçüde daha yüksek ve zengindir. Haçlı Seferleri bir tür dinî eşkıyalık hareketidir. İslam da Bizans İmparatorluğu’nu yağmalayan Bedevîler ve Arabistan tüccarları aracılığıyla aynı yolu izlemiştir. Bu nedenle Karmatîlerin ve Haşişîlerin icat ettikleri örgütlenme tarzının haçlılara geçmiş olması olağanüstü bir durum değildir. Tapınak Şövalyeleri ve diğer askerî tarikatlar başlangıçta sadece bekârlık yeminleriyle birbirlerinden ayrıştırılabilen, benzer ölçüde otoriteryan ve komünist olan topluluklardır.


Kenneth Rexroth (1905-1982)


(Yazarın İlk Kaynaklarından Yirminci Yüzyıla Komünalizm Tarihi adlı kitabından.)

4 Temmuz 2020 Cumartesi

SİYAH ÖFKE: İSLAM DÜNYASINDA ZENCİ KÖLELERİN İSYANI

SİYAH ÖFKE: İSLAM DÜNYASINDA ZENCİ KÖLELERİN İSYANI

  • Döneminin Genel Özellikleri
Zenci köleler denilince aklımıza hep Portekiz, İspanya ve Amerika gelir. Oysa İslam dünyasında köle ve  ticareti yaygındı ve sayılarının yüzbinleri bulduğu oluyordu. Üstelik Emevi-Abbasi döneminde ayaklandılar ve kısa ömürlü de olsa bir devlet kurdular. Feodal Orta Çağda İslam dünyası; toplumsal hareketler, köylü isyanları, şehirlerdeki ayak takımı ve bedevi başkaldırıları bakımından oldukça hareketli olmasına rağmen, egemenlerin tarihini yazanlar tarafından hala çarpıtılmaya, karartılarak yazılmaya devam ediyor ve bu çağların sosyal-toplumsal tarihi hâlâ keşfedilmeyi bekliyor. Bunlar arasında en dikkat çekeni, Fırat-Dicle arasındaki geniş bataklığın ortasında yer alan büyük çiftliklerde çalıştırılan yüz binlerce siyahi kölenin isyanıdır.
Afrikalı kölelerin direnişleri Cezire-Şatt-ül Arap bölgesinde, Emevi-Abbasi saltanatı dönemlerinde 7. yy ile 9. yy arasında gerçekleşmiştir.
Ümmeye ailesinden Ebubekir, Ömer ve Osman’ın halifelikleriyle Ebu Sufyan ailesinin ittifakı sonucunda kurulan fetihçi Emevi devleti talan, gasp, yasaklama, katliam, işkence, köleleştirme, fetih başta olmak üzere baskı ve şiddet üzerine yükselen bir iktidar olmuştur. Emeviler döneminde, en ünlüleri Muhtar ül Sakafi, Bihaferid bin Mahfuriddin ve Mazdeki-Hürremiler, Basra civarında Zenc ayaklanmaları olmak üzere birçok ayaklanma gerçekleşmiştir.
Emevi saltanatı karşıtı Ebu Müslim Horasanî, Emevi karşıtı diğer güçlerle de ittifak yapar. Bu ittifak sonucunda Horasan’dan Yemen ve Irak a kadar yayılan savaşlarla Emevi hanedanının iktidarı yıkılır. Emevi saltanatını yıktıktan sonra Ebu Müslim, Ali ailesinden olan Cafer-i Sadık ve diğer iki önemli şahsiyete daha devleti yönetmelerini önerir. Bunun üzerine Ebu Müslim ve ittifakları olan Süleyman Kesir ve Ebu Selma, Abbas oğullarıyla anlaşırlar. Bu anlaşmaya göre ideolojik olarak Cafer-i Sadık ailesinden gelen imamlar söz sahibi olacaklar, saltanat idaresi ise Abbas oğullarına ait olacaktır. Bu anlaşma gereği 750 yılında saltanatın idaresi Abbas oğullarına teslim edilir. Abbas oğulları iktidarı ise ilk olarak kendisine en büyük tehlike olarak gördükleri Süleyman Kesir, Ebu Selma ve Ebu Müslim Horasani’yi tasfiye ederler. Halifeliğin merkezini Şam’dan Bağdat’a taşıyan Abbas oğulları iktidarı fetih ve talan seferlerini batı ve güneyindeki coğrafyaya yayar. İran’ın ve Kürdistan’ın kuzeydoğu alanlarında köklü olan Zerdeşti-Mazdeki-Maniheist gelenekler nedeniyle Emevi-Abbasi iktidarı fazla tutunamaz. ilk yüzyıl içersinde bu alanlarda ciddi bir etkinlik kuramaz. Zaten Emevi iktidarını yıkan Horasan merkezli isyanlarla başlayan, Şam’a kadar yayılan direnişler olmuştur.
Abbasi iktidarı özellikle Ebu Müslim Horasani’nin tasfiyesinden sonra baskı ve zulmünü her alanda sınırsız biçimde artırır. Abbasilerin bu yaklaşımı bir yandan iktidar içi çatışmalara yol açarken, diğer yandan Abbasi İmparatorluğu’nun her yanında toplumun farklı direnişleri ortaya çıkar. Zerdüştlük, Mazdekizm, Maniheizm kaynağından beslenen Alevilik, İsmailik, Haricilik, Batınilik, Karmatilik, Hassasinik gibi hareketler yanında bunlarla bağlantılı El Muqanna, Kızılbaş, Zenc, Karmati, Babek, Babai ayaklanmaları en fazla bilinenleri olmak üzere onlarca ayaklanma, ideolojik, politik, askeri, kültürel ve ekonomik direnişler yaşanır.
  • İslam Coğrafyasında Kölelerin Direnişleri: Zenc İsyanları
Zeng kelimesi Farsça da zil, çan, demir oksidi rengi anlamlarında kullanılır. Arapça ile Farsça arasındaki ortak kavramlaştırmalar sonucunda zeng kelimesi zenc biçimine dönüştürülür. Ancak bu isyanlarda söz konusu olan anlam yüklenimi farklılık arz eder. Etiyopya ve Tanzanya başta olmak üzere fetihçi-Arap egemenlerinin Afrika’dan getirdikleri köleleri tanımlamak için kullandıkları ve sonradan giderek kanıksanan bu kelime aslında gerçeğin çarpıtılması ve hakaret içermektedir.
Dicle ile Fırat’ın birleşip körfeze döküldükleri bölge, bugün Şatt-ül Arab olarak biliniyor. Şatt-ül Arab, Arap su yolu anlamını taşır. 193 km uzunluğundaki bu bölge körfezde yer alan adalarla ( Cezire ) birlikte tarihsel süre içinde sürekli önemini korumuştur. Alüvyonlu topraklardan oluşan tarım arazileri, taşıma işinde kullanılan kanalları, tuz havzaları, uzun yıllar boyunca çok önemli ticaret ve liman merkezleri rolünü oynaması ve son yüzyıllarla birlikte zengin petrol ve doğal gaz yataklarına sahip olmasıyla bu önemini ortaya koymaktadır. Bu nedenlerle Emevi-Abbasi imparatorlukları diğerleri gibi Cezire ve Şatt-ül Arap denen bu bölge üzerinde hakimiyetlerini tesis etme ve güçlendirmeyi kendileri için hayati önemde görmüşlerdir.
Verimli Hilal merkezli direniş geleneği, deneyimleri, hareketleri ve eylemleri içinde Cezire-Şatt-ül Arap bölgesi belirleyici önemde olmuştur. Zira Hariciler, Batıniler, İsmaililer, Aleviler, Karmatiler, Hanbeliler, Afrikalı köle ayaklanmaları gibi belli başlı hareketler ve arayışlar ya doğrudan bu bölgede ortaya çıkmışlar ve güçlenmişler ya da bu bölge onların ortaya çıkmaları ve güçlenmelerinde büyük role sahip olmuştur. Verimli Hilal merkezli direniş geleneğinden kaynaklı çıkışlar nasıl birbirleriyle yoğun etkileşimde olmuşlarsa, onların bu özelliği bölgede ortaya çıkan ve güçlenen hareketlere ve deneyimlere de yansımıştır. Verimli Hilal’de yaşanan 7. 13. yüzyıllar arası dönem incelenirse ortaya çıkan akımların, hareketlerin, isyanların, her türlü Komünal deneyimlerinin birbirlerini nasıl etkilemiş oldukları anlaşılabilir.
Afrikalı kölelerin hareketi, direnişi ve inşa ettikleri toplum modeli bu coğrafyada 7, 8 ve 9. yüzyıllar boyunca belli aralıklarla gerçekleşmiştir.
Dicle ile Fırat nehirlerinin birleşip körfeze döküldüğü ve halife Osman zamanında Şatt-ül Osman olarak bilinen ancak daha sonra Şatt-ül Arab olarak adlandırılan bu bölge İmparatorluğun egemenlik sahasındadır. Bu bölgedeki geniş tuz havzaları ve bataklıklar ölü arazi statüsünde oldukları için halifeye verilen arazi vergisi de ancak onda bir oranındadır. Her bakımdan şartları uygun gören Emevi oğulları ve daha sonra Abbas oğulları, savaşlarda elde ettikleri ganimetleri takas vererek bu bölgede devlet arazisi olan geniş toprakları mülkleri haline getirirler. Bu şekilde yeni büyük toprak sahipleri, aristokratlar ortaya çıkar.
Halife Osman dönemine kadar Afrikalı kölelerin kullanılması sınırlıdır. Köleler ev, saray işlerinde ve çok sınırlı sayıda da asker olarak kullanılmaktaydı. Çünkü paralı askerlik yapan Türkler ve beyaz köleler bu ihtiyacı karşılıyordu. J.P. Roux’un belirttiğine göre: Türklerin askeri niteliklerinin üstünlüğü, kısa sürede anlaşıldı. Arapların, Basra’da seker kamışı tarlalarında çalıştırdıkları Zenci kölelerle, mukayese bile edilemezlerdi. Bu nedenle Türk esirlere ve paralı askerlere istek süratle arttı. Bunlara Arapça da beyaz köle anlamına gelen “Memlûk” denilmeye başlandı. Bu nedenle yaygın biçimde köle çalıştırmaya gerek duymuyorlardı. Ancak Halife Osman döneminde köleciliğe dayalı Roma toprak hukuku kabul edilerek kölelerin tarım işlerinde de çalıştırılmasının önü açılır. Böylece ele geçirilen arazileri işletmek için köle çalıştırmayı en uygun yöntem olarak gören Emevi ve Abbasi imparatorlukları fetih ve talan seferlerinde artık köle ele geçirme de önemli bir hedef haline gelir. Çoğunluğu Tanzanya’dan (Zengibar) olmak üzere Afrika’nın doğusundan, işgal edilen ülkelerden vergi ve savaş esiri olarak alınan, zorla yakalanarak ele geçirilen binlerce köle bölgeye getirilirler. Bu köleler yüzlerce, binlerce kölenin bulunduğu çalışma kampları biçiminde yerleştirilirler. Ayrıca bölgenin yerli halkı olan köylülerin çoğunluğu da topraksızlaştırılarak bu kamplara alınır. (İlginçtir, bu kampların en büyüklerinden olan 15.000 kişinin toplandığı çalışma kampıyla Saddam’ın yaptığı ve de yargılandığı en büyük katliamlarından biri aynı yerde yani Dujeyl alanındadır). Kölelerin barınma, beslenme ve korunma koşulları çok kötü olduğu gibi yaptıkları işler de çok ağırdır.
Getirilen köleler bölgedeki arazilerin tarıma elverişli hale getirilmesi işlerinde çalıştırılırlar. Açılan kanallarla bataklıkların suları alınır ve bu suyla topraklar yıkanır. Temizlenen topraklar ise teras haline getirilerek tarımsal işletmeye açılır. Bu şekilde elde edilen arazilerde meyve, sebze, şeker kamışı, pamuk, hububat, pirinç ve daha birçok tarımsal ürün elde edilir. Özellikle şeker kamışı, pirinç ve pamuk gibi ürünlerin yetiştirilmesi ve bunlardan elde edilen ürünlerin kullanıma hazır hale getirilmesi, her aşamasında büyük zorluklar ve sorunlar içeren çok ağır ve zahmetli işlerdendir. Elde edilen bu ürünler ve ayrıca toprakların temizlenmesiyle elde edilen tuz, Emevi ve Abbasi İmparatorluklarının kontrolündeki coğrafyada ve ayrıca dış pazarlarda satılır. Elde edilen kazançla kereste, altın ile birlikte köle de satın alınarak baskı, sömürü ve zulüm sisteminin çarkları sürekli çalıştırılır. En fazla kazancın elde edildiği ama aynı zamanda en fazla zahmetli olan şeker kamışı yetiştirilmesi işine büyük rağbet vardır İslam ve hilafet adına işleyen bu sistemde Emevi oğulları ve Abbasi oğulları ile bunların işbirlikçisi olanlardan yeni toprak, bahçe sahipleri ile birlikte yeni tuz, köle, tarımsal ürün, altın ve kereste tüccarları da türeyerek bu sisteme dahil olurlar. Ancak egemen güçlerin zenginleşmesi ve güçlenmesine paralel olarak bu zenginliğin ve değerlerin yaratıcısı olan köleler üzerindeki baskı, şiddet ve zulüm de bir o kadar artırılır.
Emevi ve Abbasi iktidarlarının zulüm ve baskıyı alabildiğine artırması karşısında, ayaklanmalara yönelirler. Kendi toplumlarından ve yurtlarından zorla kopartılarak getirilen Afrikalı kölelerin yaşam biçimleri, ahlaki ve kültürel değerleri ile getirilip içine atıldıkları ortamın yaşam tarzı, dilleri ve inançları tamamen farklıdır. zorla çalıştırılmanın, hakaret ve aşağılamanın içine atıldıkları yerde, dayanılamayacak kadar ağır şartlar altında ölümle yaşam arasındaki farkın olmadığı koşullarda çalışma, değer üretme ancak bunun karşısında insan yerine konmayıp “zenci” denerek ( bu kelime kirli, kara, küflü, is, kötü, karanlık kavramlaştırması temelinde kullanılmıştır ) akılsız, geri, hırsız, çapulcu vb. tanımlamalarla hakaret edilmeyle karşılaşınca, tabii ki insan olmanın gereği olarak tahammül edemezler ve her gördükleri fırsatta ayaklanırlar.
Afrikalı köleler daha Emevi iktidarının ilk on yılı dolmadan ilk ayaklanmayı gerçekleştirirler. Daha sonra bu ayaklanmalar hem Emevi iktidarı döneminde ve hem de ardından gelen Abbasi iktidarı döneminde tekrarlanır.
Alexander Popoviç’in Afrikalı kölelerin ayaklanmaları üzerine hazırladığı The Revolt of AFRICAN SLAVES in IraQ in the 3rd/9th Century adlı çalışmasında belirttiği üzere: “İlk ayaklanma, 689-690 yılları arasında, Emevilerin Irak valisi Halid Musab b. al-Zübeyr zamanında gerçekleşir. Bu ayaklanmada Afrikalı köleler, çalışma kamplarını terk ederler ve gruplar oluşturarak yakınlarında olan çiftliklere baskınlar yaparlar. Ama kısa sürede Emevi askerleri tarafından yakalanarak idam edilirler.
İkinci ayaklanma 694 yılında ve bu sefer daha hazırlıklı biçimde gerçekleşir. Afrikalı köleler kendi aralarından adı Abdullah İbn al-Jarud olarak kaydedilen ancak gerçek adı Rabah ( Riyah ) olan birini Şîr-î Zencî yani Zenci Aslanı adıyla seçerek komutanları olarak tanırlar. Emevilerin gaddarlığıyla nam salan Irak valisi El-Haccac zamanında gerçekleşen bu ayaklanma da ancak bir yıl sürebilir ve katliamla bastırılır.”
Afrikalı kölelerin üçüncü ayaklanması Abbasi iktidarının kurulduğu ilk yıllar olan 749-750 de gerçekleşir. İlk Abbasi halifesi ve sultanı olan Abul Abbas al-Saffah zamanında Musul bölgesinde gerçekleşen bu isyanı çok gaddar biçimde bastıran Abbasi ordusu kadın ve çocuklar da olmak üzere on binden fazla insanı katleder.
Afrikalı köleler nefes bile zor alabildikleri koşullarda sürekli direniş halindedirler. Peş peşe gerçekleştirdikleri her bir ayaklanmada bir yandan daha öncekilerden ders çıkarırken, diğer yandan Emevi ve Abbasi imparatorluklarını daha fazla tanıyarak hazırlıklarını ona göre yapmaktadırlar. İşte bu ayaklanmalar içinde, hakkında en fazla ve tutarlı bilgilerin olduğu ayaklanma 869-883 yılları arası dönemde gerçekleşen direnişlerdir.
  • Afrikalı Kölelerin En Büyük Ayaklanması ve El-Muhtarê ( 869-885)
869-883 yılları arasında gerçekleşen ve tarihsel kayıtlarda çarpıtılan ama hem tarihsel kayıtlarda ve hem de toplumun hafızasında silinemeyen bu direnişleri Afrikalı kölelerin Emevi ve Abbasi iktidarlarına karşı gerçekleştirdikleri diğer direnişlerden farklı kılan bir çok etken vardır.
Önce ayaklanmaların gerçekleştiği dönemde Verimli Hilal sahasının genel koşullarını anlamaya çalışalım.
Ümmeye oğulları, Emevi oğulları ve daha sonra Abbasi oğulları İslam dinini yaymaya başladıkları daha ilk yıllarda ciddi rahatsızlıklara neden olmuştur. Ümmeye oğullarından Ebubekir, Ömer ve Osman halifeliği ile Muhammed’in “hanehalkım-Ehl-i Beyt” dediği Ali ailesi arasındaki çelişkiler daha sonraki direnişlerle birleşmektedir. Verimli Hilal sahasında İslamiyet öncesinde ortaya çıkan Zerdeştilik, Maniheizm, Mazdeizm, İsevilik gibi direniş geleneği ve kültürüne dayanan inanç ve kültürler sünni-İslam dininin kurmaya çalıştığı hegemonyaya karşı direnişlerini Hürremilik, Alevilik, Haricilik, İsmaililik, Karmatilik gibi biçimlerle yaygın ve kapsamlı biçimde yürütmektedirler. Bu direnişler düşüncede, zihniyette, felsefede; anlam dünyası, ütopyalar, yaşam tarzı, örgütlenme, mücadele yöntemleri ve programları ile eylem tarzlarında çok büyük hareketlenmelere, arayışlara, oluşumlara, değişim ve dönüşümlere yol açmaktadır. Verimli Hilal coğrafyasından giderek Asya içlerine, Afrika’ya, Anadolu’ya ve hatta Avrupa’ya kadar yayılan bu dalga tüm insanlığı etkilemektedir.
Tüm bu yaşananlardan bölgedeki Afrikalı köleler de kuşkusuz etkilenmişlerdir. Ayrıca art arda gerçekleştirmiş oldukları ayaklanmalardan büyük dersler çıkaran Afrikalı köleler, bu son ayaklanmanın başlamasına kadar ki dönemde bölgede kullanılan dil, kültür ve inançları, bununla birlikte egemenlerin ideolojilerini, siyasetini ve taktiklerini de öğrenmişlerdir.
Basra şehrinden körfeze kadar ki bataklık alanlar ayaklanmada merkezi rolü üstlenebilecek koşullara sahiptir. Bu alanlardaki Afrikalı köleler hem en ağır koşullarda yaşamak ve çalışmaktadır, hem de ayaklanma için uygun koşullara sahiptirler. İşte böylesi zaman ve mekanda kölelerin çektiği zulme dur diyebilecek, her yönüyle kölelerin özlemlerine ve ihtiyaçlarına cevap verebilecek, özgürlük, eşitlik, adalet, kardeşlik, dayanışma, paylaşma gibi toplumsal değerleri esas alan sistemi kurabilecekleri bir ayaklanma olmalıdır bu.
Dönemin karakteri ve koşulları düşünüldüğünde direnişlere öncülük edecek olanların birçoğunun Horasan, Rey, Deylem, Küfe, Teberistan, Ahwaz, Buhara, Basra gibi alanlarda yaşamış oldukları biliniyor. Bu gerçeğe bağlı olarak Ali bin Muhammed’in etnik kökeni hakkında kesin bir yargıda bulunmak doğru olmayacaktır. Bir alanda veya bölgede ortaya çıkan bir direniş hareketinin, eyleminin amaç ve hedefleri o alan-bölge ve kültürünü aşabildiği gibi söz konusu eylem-harekete çok farklı etnik-kültürel gruplara ait insanlar katılabilmektedir.
  • Ayaklanmanın Önderliği
 A. Popoviç’in belirttiğine göre Ali bin Muhammed farklı adlarla da tanınır: Al- Burkui (peçeli), Sahib al-Zenci, Alevi al-Basri (Basralı Alevi), Sahib al- Rih (Rüzgarın efendisi) adlarıyla da bilinmektedir Sünni-İslam tarihçileri ise al-Khabith (şeytan), al-Hain, al-Lain (lanetli), al-Murık (sapkın), al-Fısk al-Fücur(zina yapan, günahkar) vb. adlarıyla onu tanımlarlar. Alexandre Alexander Popovic, İngilizceye çeviren: Léon King, The Revolt of AFRICAN SLAVES in IraQ in the 3rd/9th Century, Princeton, 1999
Ali bin Muhammed’in annesi olan Kurra’nın, Ali bin Rahib bin Muhammed’in kızı olduğu ve Rey kenti yakınlarındaki Warzani alanında yaşamış olduğu, babası Muhammed’in ise Rey kentinde yaşadığı birçok kaynak tarafından belirtilmektedir. Resmi tarih yazıcıları tarafından yazılılan ve elde kalan çok sınırlı bilgilerin de her kesim tarafından farklı yorumlandığı gerçeği ortadayken, Ali bin Muhammed’in etnik ve aile kökeni, çıkış yaptığı ideolojik kaynağın tam olarak ne olduğu konusunda kesin bir yargıda bulunmak doğru olmaz. Ancak daha önce Horasan’dan çıkış yapan Mazdeki-Hurremi geleneğe bağlı al-Muqanna ( peçeli ) kavramlaştırmasının Arapça ifadesi olan al-Burkui ( peçeli ) takma adını alması, Louis Massignon’un ‘Birinci İslam Ansiklopedisi’ndeki makalesinde belirttiğine göre; “Ali bin Muhammed’in; Raşit Kurmati’nin, bir değirmenci, bir şerbet satıcısı ve bazı kaçak zenci kölelerle kurduğu gizli örgüte (ubbak), Babeki-Karmati usülü bağlılık yemini ile girmiş olması …”, ilk çıkış merkezinin Horasan olması gibi nedenlerle Zerdeşti-Mazdeki gelenekten oldukça etkilendiği rahatlıkla belirtilebilinir.
Ali bin Muhammed çocukluğu ve gençliğinde Medine, Rey ve Warzani alanlarında yaşamış, Cafer-i Sadık’ın eğitiminden geçmiş, bilim-felsefe ve siyaset konusunda yetkinleşmiş, hat sanatı, gramer ve astronomi öğretmenliği yapmış, gelecekten haber verdiğini iddia eden, Abbasi Halifesi al-Muntasır’ın Samarra’daki sarayına övgücü ozan olarak giren, kasideler ve şiirler yazan, toplumun tüm kesimlerini ve saltanatı yakından tanıyan, Samarra, Bağdat, Basra, Bahreyn ve Cezire bölgesinde önemli girişimlerde bulunan, eylemcilik yönü çok güçlü olan ve giderek devrimci önder bir kişilik olarak öne çıkan biridir.
  • Ayaklanmanın Hazırlıkları
Abbasi iktidarı daha fazla ülke işgal etmek ve savaşları finanse etmek ve saltanatını sürdürmek için toplum üzerine büyük baskı uygulamaktadır. Köylüleri ağır vergilerle topraksızlaştırır ve köleleştirir.  İmparatorluğun kontrolündeki her yerde toplum “Mehdi gelecek, bu günleri sona erdirecek” beklentisine girer ve kendilerini kurtuluşa götürecek tüm girişimlere, direniş eylemlerine büyük destek sunar ve katılırlar. Abbasi iktidarının Sünni-İslam anlayışına karşı toplum, direniş kültürünü temsil eden mezhep, akım ve hareketleri sahiplenir. Bu dönemde Basra ve Cezire bölgesinde bulunan Ali bin Muhammed, bir takım halk ayaklanmalarını örgütlemeye girişir. Bahreyn’deki Hacar ve ardından Al-Ahsa alanlarında yerel halkın ayaklanmalarına öncülük eder. Ancak Hacar ve Al-Ahsa alanlarındaki girişimlerde fazla başarı elde edemeyince Basra’ya doğru yönelirler. Burada Kerkük bölgesinin aşiretlerinden destek gelmesine rağmen ayaklanma bastırılır.
Basra’daki ayaklanma girişimleri de başarısız olan Ali bin Muhammed ve bazı yoldaşları Bağdat tarafına kaçarak izlerini kaybettirirler. Bağdat’ta örgütleme çalışmalarına hız veren Ali bin Muhammed, burada etkili kişiler de dahil olmak üzere önemli düzeyde bir örgütlenme yaratır. Basra valisi değişince en yetkin ve güvendiği yoldaşlarını yanına alarak Basra’ya döner. Basra ile Cezire arasındaki tuzlalar ve bataklıkların bulundukları alanlara yönelir. Ayaklanma ve eylem girişimlerinden ders çıkaran Ali bin Muhammed, bu sefer oldukça planlı, programlı ve titiz biçimde hazırlıklarını yapar.
Bu devrimci yaklaşım temelinde yoldaşları ile Furat al Basra bölgesindeki Amud al-Muna tuzlasında kurulmuş olan Kasr al-Kureyş’a yerleşir. Ali bin Muhammed burada kendisini bir tuzla yöneticisi olarak tanıtır. Bu şekilde şüpheleri üzerine çekmeden rahat hareket edebilecek ve herkesle ilişkiye geçebilecektir. Nitekim öyle de olur. Afrika ülkelerinden bu bölgeye getirilen köleler ölümle yaşamın fark edilemediği koşullarla iç içedirler. Büyük baskı ve zulüm uygulanmaktadır üzerlerinde. Bölgede daha önce de defalarca ayaklanan, eylemlere girişen bu Afrikalı kölelerde direniş eğilimi; tüm bastırma, katliam ve baskılara rağmen çok güçlüdür ve arayışları sürmektedir. O dönemde tüm bölgede yaygın olan “ Mehdi gelecek” beklentisi Afrikalı köleler için de geçerlidir. İşte bu koşullarda Ali bin Muhammed, kendisini Hz. Ali soyuna dayandırmanın verdiği ek kolaylıkla da bölgedeki Afrikalı kölelerle ilişkileri geliştirir. Kölelerin yaşamlarını paylaşır, ateşli konuşmalar yaparak, kendini Mehdi olarak yansıtarak, kölelerin özgürlük, eşitlik, kardeşlik, ortak mülkiyet beklentilerine cevap verecek bir program ortaya koyar. Çalışmalarında kölelerin bu beklentileriyle ilgili Kuran’dan ayetler okur. En fazla da Kuran’daki (Tevbe; 9/111) ayetini okur. Muhammed’in Medine’ye göç ettiği zaman muhacir Mekkelilerle Ensar Medineliler arasında yapılan Akabe Kardeşlik Sözleşmesi’nden sonra indiği söylenen bu ayette “ Allah inananlardan mallarını ve canlarını, cennetten bir armağan karşılığında satın almıştır. Çünkü onlar Allah yolunda savaşır; öldürürler ve ölürler.” Bu Tevrat’ta, İncil’de ve Kuran’da Allah üzerine hak bir vaaddir. Allahtan daha çok sözünü yerine getiren kim vardır? O halde onunla yapmış olduğunuz bu alışverişinizden dolayı sevinin; bu büyük kazançtır.” diye buyurur. Bununla birlikte Beled suresindeki “ Fekku Ragabe ( kölelere özgürlük ) ayeti gibi ayetleri de sık sık işler. Ali bin Muhammed ya da Al-Burkui ve hareketin öncüleri her hutbe konuşmasına “Allahu ekber, La hükme illa lillah” yani “ Her şeye hükmeden sadece ve sadece Yüce Allah’tır” sözüyle başlarlar. Bu şekilde davranarak çalışmaları için meşruiyet zemini hazırlarlar, anlatmak istediklerini en etkili biçimde anlatırlar ve kendilerini koruyabilirler. Tabii, Abbasi imparatorluğu ile çelişkileri olan, Samani Emiri Nasır bin Ahmed gibi bazı etkin yerel iktidar güçleri de Al-Burkui’yi desteklerler.
Mazdeki-Hurremi gelenekten gelen Al-Burkui’nin önderlik yaptığı bu hareketin felsefesi ve programının bir yönüyle Ezarika Hariciliği ve diğer yönüyle Zeyd Şiiliğinden de etkilendiği söylenebilir. Çünkü genelde ezilenlerin mezhebi olarak tanınan Ezarika Hariciliğinde eşitlikçilik ve özgürlükçülük savunulur. Temsilci anlamında halife seçiminde herkesin eşit olduğunu savunurlar, soya bağlı imamet anlayışını kabul etmezler. Bu nedenle Şiiliğin Ehl-i Beyt imamet anlayışını reddederler. Şiilikten etkilenme ise “beklenen Mehdi” anlayışını dile getirmeleridir. Bilindiği gibi o dönemde tüm toplum “ Mehdi”nin gelip kendilerini kurtarması beklentisini taşımaktadır.
  • Kölelere Özgürlük ve El-Muhtarê
Bu hareket ve ayaklanmadan yüzlerce yıl sonra, Marksistlerin ücretli köleliğin ortadan kaldırılması özgürlük ve eşitliğin sağlanması için şiar edindikleri ve sosyalizmin bir üst evresi komünist toplum için “herkesten yeteneğine göre herkese ihtiyacına göre” kısa ve öz cümlesindeki  arayışı ve hedefi  görmekteyiz.
Al-Burkui ve yoldaşları bölgedeki Afrikalı kölelerin inancını ve güvenini kazanırlar. Kurtuluşun ve özgürlüğün yalnızca bu harekete katılmak ve ayaklanmakla mümkün olabileceğine inanan Afrikalı köleler kısa zaman içinde tek tek ve küçük gruplar halinde Al-Burkui etrafında toplanırlar. Ayrıca Abbasi imparatorluğunun zulmü ve baskısına dayanamayan bölgedeki yerli köylüler de ayaklanmaya katılırlar. Tuzlalar ve bataklıkların, çalışma kamplarının bazılarını ele geçirerek kendilerine bir kent kurarlar. El-Muhtarê ( özgürlük kenti ) adını verdikleri bu kentte özgürlük ve eşitlik özlemlerine uygun demokratik ve komünal bir toplum kurma yoluna giderler. Önderlerin ve öncülerin savundukları fikirler, bilgelikleri, yaşam tarzları ve sundukları program, bu programın hayata geçirilme koşullarının yaratılması, örgütlenme ve mücadele tarzındaki taktik zenginlikler, özlemlere cevap olabilecek bir yaşam tarzı ve toplum biçiminin geliştirilmesi gibi nedenlere dayalı olarak kısa zaman içerisinde önemli sayıda ve kararlı bir grup oluşturulur. Harekete katılan kölelerin efendilerinden bazıları Al-Burkui ile ilişki kurarak ona para karşılığında kölelerini kendilerine iade etmesini teklif ederler. Ancak bu istekleri reddedilir ve bazıları yakalanırlar. Bunların kölelerine yaptıklarının aynısını bu sefer köleler onlar üzerinde uygularlar. Eskiden köle ama şimdi özgür olan ve özgürlüklerini korumak için mücadele eden Afrikalılar, eldeki tüm imkanlar seferber edilerek askeri hazırlıklarını da sürdürürler. El-Muhtarê hem ilk kurtarılmış alan ve model kent ve hem de karargah rolünü oynar. Kırmızı kumaşlardan dikilmiş ve üzerlerinde Tevbe suresinin 111. ayeti, Allah’ın nebisi Muhammed ve onun velisi Ali, “fekku ragabe-kölelere özgürlük” kelimeleri yazılı bayraklar hazırlanır. Yeterli görülen sayıda katılım sağlanınca ve gerekli diğer hazırlıklar tamamlanınca küçük çaplı eylemler gerçekleştirilir. Hareketin üyeleri önce sayıları 50-500 arasında değişen gruplar halinde kölelerin kendilerine katıldığı eylemler gerçekleştirirler. Hem bu eylemler ve hem de hareketin bölgede yarattığı genel etkileme sonucunda Afrikalı kölelerden, Bedevilerden ve bölgedeki köylülerden büyük katılımlar gerçekleşir. Yeterli katılım ideolojik-askeri eğitim, örgütlenme, teknik donanım ve diğer hazırlıklar tamamlanır ve karar verilir. Ali bin Muhammed bin Ali bin İsa bin Zeyd bin Ali bin al-Huseyin bin Ali bin Abu Talib adını kullanan Al-Burkui önderliğinde 869 yılı eylül (Ramazan) ayı içerisinde büyük ayaklanma başlatılır.
Büyük ayaklanmanın başladığı yer bir görüşe göre Dujayl alanıdır. Bir diğer görüşe göreyse Cubba alanıdır. Bu iki alan da Basra ve Cezire bölgesinde yer almaktadır.
Biri sadece Afrikalı kölelerden oluşan birlikler, diğeri ise Fırat çevresinin köylüleri, Karmatiler, Nubialılar, Mısırın güney bölgesi halkları ve Sudanlılar olmak üzere iki ordu biçiminde düzenlenen, ayrıca Arap kabilesi Banu Temim tarafından da bir donanmayla desteklenen ayaklanma güçleri küçükten büyüğe, askeri hedeflerden ekonomik hedeflere kadar birçok eylem biçimini gerçekleştirirler. Abbasi askeri varlıklarına ve güçlerine baskınlar ve pusular düzenler, imparatorluğun mal varlıklarına el koyup bunları toplum yararına kullanır, ele geçirilen ganimetlerle fakirlerin ve kölelerin ihtiyaçlarını karşılarlar. Abbasi iktidarına ve ordularıyla ayaklanma güçleri arasında çok çetin savaşlar yaşanır. Ubulla, Abbadan, Ahwaz’ın güneyi ve çoğunlukla zengin toprak sahibi efendilerin yaşadığı Basra kenti şiddetli çarpışmalar sonucunda ele geçirilir. 877 yılında Cabbul, Numaniya, Carcariya, Ramhurmuz ve Wasit’e kadar ilerleyip 879 yılında Bağdad’ın 17 mil yakınlarına kadar dayanırlar. Hareketin amaçları, başarıları, söylem ve eylemleri toplum üzerinde olumlu etkiler yaratır. Abbasi iktidarının savaşa sürdüğü ve Afrikalı kölelerden oluşan paralı birlikler de kardeşlerinin yanında saf tutarlar. Büyük toprak sahiplerinin zulmüne dayanamayan bölgedeki yerli halk da giderek artan sayılarla ayaklanmaya katılırlar.
Özellikle model olarak kurdukları El-Muhtarê olmak üzere bu ayaklanma ile birlikte kontrollerine aldıkları tüm yerleşim alanlarında demokratik ve komünal toplumu örgütlemeyi hedeflerler. Özel mülkiyet yoktur. Topraklar tüm toplumundur. Katılım, üretim ve kullanımda emek ve paylaşımcılık esas alınır. Kimse kimseden üstün ya da düşük değildir, herkes eşittir. Sömürü ve baskıya geçit verilmez. Paralarını bile basabilecek düzeye gelerek Abbasi imparatorluğundan ciddi bir kopuşu temsil ederler. Günümüzde Londra-British Museum ve Paris müzelerinde bulunan bu paraların üzerinde Tevbe 9.111 ayeti, Muhammed bin Emiru’l-Mu’mîn ( Muhammed muminlerin emiridir) Mehdi Ali bin Muhammed vb. yazılar bulunan paralar bastırılır.
  • Ayaklanmanın Sonu ve Sonuçları
Aynı dönemde ortaya çıkıp giderek güçlenen Karmatiler hareketi ve Hallac-ı Mansur’un öncülük yaptığı Ene-l Hak felsefesi ile Al-Burkui’nin öncülük yaptığı bu hareketin üstelik aynı bölgelerde giderek güçlenmesi ve toplum tarafından destek sunulması karşısında oldukça zor duruma düşen Abbasi İmparatorluğu çare arar. Abbasi iktidarının imdadına Türkler yetişir.
Özellikle 7. yüzyıldan itibaren akınlar biçiminde Verimli Hilal coğrafyasında görünen Türk boy ve kabileleri genelde askerlikte-savaşlarda öne çıkarlar. Bu boy ve kabilelerin egemen kesimleri paralı komutan olarak imparatorluk yapılanmaları içinde yer alırlar. Egemen olmayan kesim ise önemli oranda ya parayla veya köle olarak saltanata hizmet ederler. Abbasi devleti ve  oğulları da Türklerin bu durumundan yararlanırlar. Tabii ki Türkler de bu yöntemle, Selçuklar ve Memlûklar (beyaz köle) örneklerindeki gibi bölgeye yerleşmekle birlikte güç ve iktidar olmaktadırlar. Konumuzla yakınen ilgili olduğu için Abbasi imparatorlugunda Türklerin yeri ve rolüne kısaca değinelim. Emevi Sultanı Ubeydullah bin Ziyad Buhara’yı fethedince yerli halktan muhafız güçleri oluşturur. Bir süre sonra Basra valisi tayin edilir. Oluşturduğu muhafız güçlerinden bir kısmını da yanında Basra bölgesine götürür. Bu askerlerin çoğunluğu Türk’tür. Savaşta ve ordularda verilen görevleri tam yerine getiren bu askerlere rağbet artar. İran-Mezopotamya ve Anadolu’da giderek daha fazla sayıda Türk asker ve komutan ararlar. Paralı komutan, paralı asker ve köle-asker biçiminde ordularda ve savaşlarda öne çıkan Türk askerlere Abbasiler döneminde daha fazla önem verilir. saltanat mezhebi olan Sünni İslam’ı kabul etmeleri ve askerlikteki “başarıları” nedeniyle bu önem daha da artar ve oldukça etkili olurlar. Türk komutanlara Emirü’l-Ümera denilir artık. J.P.Roux’ya göre en ünlü komutanlardan bazıları ve yaptıkları şunlardır: Afsin (Haydar Bin Ka’us) (816-837), Azerbaycan’da, İranlı Hürremi Babek’in isyanını bastırdı; Boga el-Kebir (Büyük Boga, öl. 862), Ermenistan beyliğini geçici bir bağımlılık altına aldı (851); Boga el-Sagir (Küçük Boga, öl.868), Abbasi İmparatorluğu’nun bir süre için gerçek hakimi oldu. Bu şekilde güçlenen Türk egemen güçleri ve paralı-köle Türk askerlerinin bir kısmı bir yandan Abbasi devletine-destek sunarken, diğer yandan da güç ve iktidar çatışması nedeniyle yine Abbasilerle sorunlar yaşarlar. Nitekim Türklerin destek verdiği Abbasi halifesi olan Mütevekkil Ala’llah ile üç halefi Türkler tarafından öldürülür. Gerek bu tür olaylar ve gerekse de Türk kabile ve boylarının uzun yıllar süren akınlarının yarattığı tepki nedeniyle Türklere bazen de iyi gözle bakılmaz. Ancak Türk askerler ve komutanların toplumsal direnişlerin bastırılmasında önemli roller üstlenmeleri, Abbasi halifesi nezdinde bu bakışı değiştirir. İran-Mezopotamya ve kısmen de Anadolu topraklarında 8. yüzyıldan itibaren ortaya çıkan toplumsal direnişler, eylemler ve hareketler karşısında zorlanan Abbasi imparatorluğu bu durumda Türk komutanlarla ittifaklar yapar.
  • Ayaklanmanın Bastırılması
Irak, Mezopotamya ve İran’ın büyük çoğunluğunda egemen olan ve ayrıca Kuzey Afrika’dan Orta Asya’ya ve Hazar Denizi’nden Kızıl Deniz’e uzanan topraklar üzerinde çok etkin olan Abbasi imparatorluğu, bu ayaklanma karşısında büyük bir kriz yaşar. Cezire’den Wasit’e kadarki tüm alanlara yayılan ve buraları kontrolüne alan ayaklanma neredeyse Bağdat’ı düşürecektir. Yıllarca süren savaş ve bastırma girişimlerine rağmen ayaklanmayı durduramayan Abbasi imparatorluğu Türk komutanlarla ittifak yapar. Bu ittifak temelinde Türk komutanların çok önemli rolü olur. 873 yılında Boğa oğlu Musa adlı bir Türk komutan Abbasi İmparatorluğu’nun Cezire ve Basra’yı da içine alan eyaletin genel valisi yapılır. Boğa oğlu Musa, ayaklanma 873 yılında Ahwaz’a dayanınca başarısız bir bastırma girişimi geliştirir. Boğa oğlu Musa ile Abbasi halifesi Muvaffak 881 yılında bir anlaşma yaparlar. Bu anlaşmaya göre Boğa oğlu Musa’nın iktidardaki etkinliği artırılır ve karşılığında ise emrindeki Türk askerleri kullanarak Saffaridlere karşı Bağdat’ı savunur ve Afrikalı kölelerin ayaklanmalarını bastırmak için daha etkin katkı sunar. (Dikkat edilirse ayaklanmada El-Muhtarê’nin kuşatılması ve diğer alanlarla ilişkilerinin kesilmesi, bu arada diğer alanlardaki direnişin kırılması aynı tarihe rastlar. Kuvvetle ihtimaldir ki, Boğa oğlu Musa diğer alanlardaki direnişin bastırılmasında veya kuşatmadan sonraki saldırıda çok etkin rol almıştır. )
Türk komutanlardan büyük destek alan Abbasi halifesi Muvaffak’ın kardeşi ve vekili olan Mütevekkil, ayaklanmayı bastırmak için büyük hazırlıklar yapar. Abbasi ordusu bu sefer kapsamlı hazırlık yapmış ve savaş taktiklerini değiştirmiştir. Öncekiler gibi doğrudan savaşa girme değil de, önce kuşatmaya alıp ayaklanmacıların güçlerini parçalama, takatten düşürme, savaşamayacak duruma geldiklerinde şiddetle saldırıp imha etme taktiği kararlaştırılır ve hazırlıklar buna göre yapılır. Bu plan dahilinde hareket eden Abbasi ordusu önce Afrikalı kölelerin Mania’daki birliklerini tasfiye eder. El-Mansura ve Ahwaz şehirlerini de ardı sıra düşürürler. Diğer önemli kasabalar ve köyler de bu taktikle yakılıp yıkıldıktan sonra ayaklanmanın ve hareketin merkezi kenti ve karargahı olan El-Muhtarê’yi hedef alırlar. 881 yılında kenti kuşatmaya alan Abbasi ordusu iki sene boyunca bir yandan diğer alanlarda ayaklanmayı bastırırken, diğer yandan da El-Muhtare’yi tümden izole eder. Çok sıkı bir ambargo uygular. Su ve yiyecek temini ile diğer tüm ihtiyaçların kente girişini engeller. Kuşatmaya alır. El-Muhtarê’ye saldıran Abbasi ordusu ve onların destekçisi Türk birlikleriyle ayaklanmacılar arasında çok şiddetli çatışmalar gerçekleşir. Ayaklanmacılar bir yandan büyük direniş ve kahramanlık gerçekleştirerek dişleriyle tırnaklarıyla dahi olsa savaşırlar. Yıllarca büyük emek vererek yarattıkları değerleri, anılarını, kurdukları yaşamı ve toplumu, buluştukları özlemlerini kaybetmemek için var güçleriyle savaşırlar. Diğer yandan da önderleri Al-Burkui etrafında çember olup korumayı amaçlarlar. Düşman güçleri kadın, çocuk, yaşlı, genç demeden tüm halkı katlederler. Kenti tamamen talan ederler. İçindeki insanlarla birlikte şehri yakarlar ve taş taş üstüne bırakmazlar. El-Muhtarê’den geriye hiçbir iz bırakmazlar.
Aylarca süren ağır çatışmalardan, direniş ve katliamlardan sonra Abbasi imparatorluğu ve onların destekçisi güçler tarafından yakalanan Al-Burkui ise Bağdat’a götürülerek önceden idam kararı verilen göstermelik mahkemesi yapılır ve katledilir. 48 yaşında olan Al-Burkui’nin başı kesilerek Bağdat’ta günlerce teşhir edilir.
El-Muhtarê’nin düşürülmesinden sonra tabii ki ayaklanma diğer alanlarda da kolayca bastırılır.
  • Ayaklanmanın Sonuçları
Al-Burkui öncülüğündeki hareketin ve Afrikalı kölelerin ayaklanmaları 869-883 arasında 14 yıl aralıksız sürmüştür. 30 binden fazla militanın katıldığı bu ayaklanma karşısında Abbasiler ve onların destekçilerinden oluşan beş yüz bin ile iki buçuk milyon arasında insanı katlettikleri belirtiliyor.
Bu ayaklanmalara katılan, destek sunan ve içinde yer alan ama sağ kalan kölelerin, kölelik koşullarına geri dönmedikleri, Karmatiler başta olmak üzere diğer direniş hareketlerine katıldıkları belirtiliyor.
Bu hareket ve ayaklanma bastırıldıktan 6-7 yıl sonra, Karmati hareketinin Al-Ahsa da kurduğu Dar-al Hicra kenti Al-Muhtarê kentinin benzeri olmuştur.
Hallac-ı Mansur’un geliştirdiği Ene-l Hak felsefesi üzerinde bu hareket ve ayaklanmanın önemli bir etkisi olduğu söylenebilir.
Abbasi ve onların destekçileri tarafından hiçbir iz bırakılmayacak şekilde silinmeye, egemenlerin tarihini yazanlar tarafından çarpıtılmaya çalışılan Afrikalı kölelerin Al-Burkui önderliğindeki ayaklanmalarının isyan ve direniş kültüründe önemli bir yere sahip olduğu açığa çıkmaktadır.

İslam tarihindeki ilk ve tek köle isyanı


İslam tarihindeki ilk ve tek köle isyanı



Basra’daki isyanın, İslam toplumları için “istisnai” konumunu vurgulayan Mustafa Demirci, İslam hukukuna ait mevzuatın hür insanlarla hakiki köleler arasında bulunan ‘toprak köleleri’ni tanımadığını belirterek isyana yol açan toplumsal saikleri araştırıyor.


Milattan önce 74 ila 71 yılları arasında Roma İmparatorluğu’na isyan eden köleler ve onların lideri Spartaküs hakkında hemen herkesin, popüler tarih kitaplarının ve güncel siyasi kültürle ilgili olanların muhakkak az buçuk bir bilgisi vardır.
İslam tarihince 3. Hicri yüzyılda vuku bulmuş bir isyan, Abbasilere karşı güney Irak bataklıklarındaki şekerkamışı ve pirinç tarlalarında çalışan siyahi kölelerin başlattığı, hatta sonunda bağımsız, kendilerine özgü, altın sikke kesen, alımlı şehirler inşa eden, idareci atayan kısa ömürlü bir devlete eriştikleri isyan ise iyi bilinmez.
Abbasi halifeliğinin özellikle Halife Mütevekkil’in öldürülüp oğlu Mustansır’ın ordudaki destekçisi Türk komutanlar sayesinde Halifeliğe geçirilişiyle başlayan idari kaosunun sekizinci yılında, yani miladi 869 yılında başlayıp 883 yılına dek süren bu büyük isyana Zengibar, Mozambik, Mogadişu, Nubya ve hatta Madagaskar’dan getirilen ve Basralı büyük toprak sahiplerinin güherçile ocaklarında, pirinç tarlalarında çok ağır şartlar altında çalıştırılmak zorunda kalan 300 binden fazla kölenin katıldığını biliyoruz.
Taberi, Mesudi gibi tarihçilerin bu isyanın sürdüğü 14-15 yılda ölenlerin sayısını 500 bin ile 2,5 milyon arasında olduğunu tahmin etmeleri de isyanın şiddetini gösterir.
Hz. Ali soyundan olduğunu iddia eden Ali bin Muhammed adındaki bir kişinin önderlik ettiği bu isyanda kölelere özgürlük ve efendilerinin toprakları vaat edilir.
İsyan Basra yakınlarındaki bataklık bölgede çıkar. Büyük bir zenginliğe sahip Basra, Übülle, Siraf, Ehfaz, Abadan gibi şehirler tahrip edilir, binlerce kişi kılıçtan geçirilir isyan sırasında.
Balta girmemiş ormanlarla ve sazlıklarla kaplı bataklığın ortasına kurdukları “Muhtara” adlı başkentlerinden gönderdikleri ordularla Abbasi ordularını pek çok kez bozguna uğratan köleler işgal ettikleri şehirlerden de vergi toplar, buralara idareci atar.
Bir zincirin halkası
İslam tarihinde birçok isyan hareketi olmuştur elbette; ağır vergi yüklerinden kaynaklı köylü isyanları, dini-mezhebi ortaya çıkan isyanlar, İranlı unsurların önderlik ettiği bölgesel-ırk temelli isyanlar; ama Basra bataklıklarından neşet eden bu büyük siyahi isyanı, bugünkü anlamıyla İslam tarihinin belki de ilk ve tek “toplumsal savaşı”dır.
İsyana katılanların tamamına yakını kölelerdir,
en temel amaçları hürriyet, daha iyi beslenmek ve hayatta kalmaktır.
İsyana önderlik eden beyin takımının köle olmaması ya da isyancıların isyanın farklı evrelerinde bedevilerden ya da köylülerden, yani toplumsal şartları kendilerinden daha “hallice” olanlardan destek görmeleri de isyanın en temel niteliği sayabileceğimiz bu hususunu değiştirmiyor.
İsyanın lideri Ali bin Muhammed’e zaman zaman atfedilen Şiilik ya da Haricilik gibi dini-siyasi vurgular da tamamen dogmatik ya da pragmatik manevraların neticesi olarak görülebilir. Bu vurgular ne sahici bir içeriğe sahiptir, ne de isyana katılan geniş köle kitlelerinin benimsediği ortak bir anlayıştır. Şia eğilimli tarihçi Mes’udi’nin Ali bin Muhammed’in kendisini Hz. Ali’nin soyundan gösterme girişimlerine karşı düştüğü muhalefet şerhleri de zaten bu konuyu yeterince aydınlatıyor.
Demirci, isyanı, M.Ö. 140 yılında isyan eden Eunus’un, M. Ö. 7’te isyan etmiş Spartaküs’ün, 1794’te Haiti’de isyan etmiş Taussaint Lauverture’un, 1906’da Natallı Hint köylülerin Avrupalı sömürgecilere karşı Gandi önderliğinde başlattığı isyanın oluşturduğu bir zincirin halkası addediyor.
Bu isyanın İslam toplumları için “istisnai” konumunu vurgulayan Demirci, İslam hukukuna ait mevzuatın hür insanlarla hakiki köleler arasında orta bir vaziyette bulunan “toprak köleleri”ni hiç tanımadığını belirterek siyahi kölelerin isyanına yol açan toplumsal saikleri ve sonraki etkilerini araştırıyor.

YOLDAŞ KARMATİLER KİM?

 İhsan Eliaçık hoca, ortaçağ İslam dünyasında “hayalet gibi dolanan” ve fakat aslında “kimsesiz köyler, çökük damlar”ın hikayesi olan hareketi kaleme aldı. Bakın Karmatiler kimlermiş?

YOLDAŞ KARMATİLER KİM?


“Karmatî” ile “Kiremit” sözcüğü aynı kökten…  “Kiremit”, TDK sözlükte şöyle tanımlanmış: “Çatıları örtmekte kullanılan, kızıl toprağın renginde, pişmiş balçık levha…” (En fakir köyler taştandır ve üstü kiremittir.-F. R. Atay). “Kermite” Nebati dilinde kırmızı göz anlamına geliyor. “Karmat”, aynı zamanda sıradan “köylü” demek. “Karmatîler”in lideri Hamdan b. Eş’as hem sıradan bir köylü (hamal) , hem de kırmızı gözlü, kısa bacaklı birisi… İsmailîlerden koparak başlattığı harekete de bu nedenle “Karmatîler” denmiş… Bu durumda Karmatîler, “işçiler”, “köylüler” , “kızıllar” demek oluyor. Hareket mensuplarının birbirilerine “refîk” (yoldaş) diye hitap etmelerini de eklersek, İslam tarihinin tam ortasında (h.279/ m.892) Mezopotamya bataklıklarında ortaya çıkan Zenc Hareketi’nin  (bkz. İslam’ın kayıp şehri: el-Muhtare başlıklı makale) mirasçısı olarak ortaya çıkan Karmatîler’in nasıl bir topluluk oldukları tahmin edilebilir… *** Evet, konumuz ortaçağ İslam dünyasında “hayalet gibi dolanan” ve fakat aslında “ıpıssız aşiyanlar, kimsesiz köyler, çökük damlar”ın hikayesinden başka bir şey olmayan bir hareketin hikayesi… Sarayların asude bahçelerinden bakarsanız ıpıssız aşiyanları, kimsesiz köyleri, çökük damları, Mezopotamya’nın bataklıklarını, bu bataklıklarda Afrika’dan getirilerek çalıştırılan köleleri, onların itirazlarını, isyanlarını, acılarını, umutlarını göremezsiniz… Bunun için sarayın dışına çıkmayı, İslam tarihine başka bir pencereden bakmayı denemeniz gerekir. Evet, İslam’ın öteki/aykırı tarihinden bahsediyoruz. Bu yazıda konumuz, Zenc Hareketi’nin külleri üzerinde adalet, eşitlik, kardeşlik talepleri ile yükselmiş, mülkiyette ortaklaşacılığı savunmuş, İslam tarihinde doğal olarak ezilen kitlelerin ezeli önderi “Ali” yi bayraklaştırmış, İslam’ın öteki/aykırı tarihinden bir yüz: Karmatîler… Yani İslam’ın okuduğumuzda bize başka bir dünyadan bahsediliyormuş gibi gelen bilmediğimiz, bilemediğimiz, yok saydığımız dram ve trajedilerle dolu tarihinden bir yaprak… *** Önce tarihi arka plan… Üçüncü halife Osman bin Affan’ın, ikinci halife Ömer bin Hattab’ın toprak politikasında yaptığı iki önemli değişiklik, sonraki yıllarda büyük toprak sahipleri ve onlara ikta edilmiş topraklarda çalışan işçiler, emekçiler, toprak köleleri yani marabalar ordusu oluşturmuştu. Ömer bin Hattab’ın özellikle Kureyş’in toprak sahibi olamayacağı ve Medine’den çıkamayacağı yolunda getirdiği yasağın kalkmasının İslam tarihinde sanıldığından çok fazla etkisi olmuştur. Halife Osman’dan sonra Emevîler ve ardından Abbasîler bir ganimet, rant ve toprak ağaları devletine dönüşmüştü. Arabistan’ın, Irak’ın, Suriye’nin, İran’ın, Mısır’ın verimli topraklarına tek başlarına sahip olan aristokrat bir zümre ortaya çıkmış, saray hayatı, debdebe, tantana almış başını gitmiş, ezilen halk kitleleri adeta kaderine terk edilmiş, Afrika’dan (zenc), Hind’den (zutt) getirilen köleler bataklıklarda, pirinç tarlalarında, maden ocaklarında karın tokluğuna çalıştırılmaya başlanmıştı. Sadece doğu eyaletindeki Hindukuş gümüş madenlerinde 10 bin işçi çalışmaktaydı. Altın batıdan, özellikle Nubya ve Sudan’dan getiriliyordu. Bakır Isfehan çevresinden elde ediliyordu.  Basra körfezinden inci çıkarılıyordu.  Altın ve zenci köleler Doğu Afrika’dan, misk Tibet’ten, kaliteli kumaş Malaga’dan, ipek elbiseler, toprak mamulleri ve kağıt Çin’den, kilim ve yaygılar Ermenistan’dan, baharat değerli taşlar, ilaçlar, mızraklar ve kafur Hindistan’dan, pamuk, ipek dokumalar, kağıt, kürk ve Asyalı köleler Maveraünnehir’den,  kilimler, başlıklar, meyveler ve içecekler İran’dan, keten elbiseler, eteklikler ve yaygılar Bizans’tan getirilmekteydi. Böylece muazzam servetlere sahip tüccar tabakası oluşmuş, bir kısmının serveti milyonlara varmıştı. Mustağni bir sermayedar sınıf (bahçe sahipleri) oluşmuş, anonim şirket (Şirket el-Daman), bağımsız şirket (Şirket el-Muvefaza) türünde doğudan batıya uzanan dev şirketler (küresel sermaye!) meydana gelmişti. İmparatorluk topraklarında yaşanan muazzam gelişmenin (büyüme!) Karmatîlerin felsefi proğramı olan İhvan-ı Safa Risaleleri’nde sınıfsal analize tabi tutulduğunu görüyoruz.  İhvan-ı Safa o günkü toplumu üç tabakaya ayırır: Zenginler, orta halliler ve yoksullar… İmparatorluğun büyük şehirlerinde böylesi bir gelişme ve büyüme yaşanırken iç bölgelerde sefalet de alabildiğine derinleşmişti. “Ipıssız aşiyanlar, kimsesiz köyler, yıkık damlar” kendi haline terk edilmişti.  Buralarda binlerce kişi zor şartlarda çalışmakta ve yaşamakta idi. Statükocu fıkıh zekatı 40/1’de dondururken tarih akıyordu. Tarihin gerisinde kalmama çabası demek olan içtihat, bu uçurumu gidermek ve sefaleti ortadan kaldırmak için bir türlü işletilmiyordu. Böylece zekat kısa sürede nostaljik bir dini ritüel haline geldi, fıkıh kitaplarının sarı sayfalarına hapsoldu. Ama hayat durmadı, alabildiğine gelişti, karmaşıklaştı, çelişkiler derinleşti. Böylece İslam’ın yayıldığı yerlerde peygamberin rüyasının aksine zengin ile yoksul arasındaki uçurum kapanmak bir yana iyice açıldı… Erken dönemlerden itibaren Mevâlîler, Şiîler, Haricîler, Mutezilîler, Horasanlılar, Hürremîler, Zenciler, İsmailîler, Karmatîler gibi isyan hareketlerinin yatağının işte bu “ıpıssız aşıyanlar, kimsesiz köyler, yıkık damlar” olduğunu görüyoruz. Sosyal hayat boşluk kabul etmez; İslam’ın imparatorluklarla birlikte ortaya çıkan müreffeh yüzüne karşılık, öteki yüzünün de beraberinde yükseldiğini, tarih boyunca isyanlarla kendini gösterdiğini görüyoruz. Sünnî zihin “ıpıssız aşiyanlardan, kimsesiz köylerden, yıkık damlardan” çıkan bu hareketlerin tarihini bilmez. Saray tarihçileri bu hareketleri aşağılık yaftalarla mahkum ederler. Bu tür kitaplarda “zındıklık, sapıklık, dinsizlik, servet düşmanlığı, malda ve kadında ortaklık, namazı inkar, sünneti red, Kabe’yi yıkma, çapulculuk, haydutluk, teröristlik” gibi ithamların bini bir paradır. İslam tarihini galiplerin gözüyle okuyanların beyinlerinin böyle yıkandığını, İslam’ın öteki yüzünün özenle yok sayıldığını görüyoruz. Bu amaçla el-Muhtare örneğinde olduğu gibi şehirleri yok edilmiş, kitapları yakılmış, tarihe sarayın penceresinden bakmamız sağlanmıştır. Oysa tarihe  sarayların penceresinden değil; “kimsesiz köylerin, yıkık damların” penceresinden bakabilmemiz lazım. *** Buradan baktığımızda bambaşka bir tarih ile karşılaşırız. Hamdan Karmat… Bir hamal… Yaydığı fikirlerin adalet, eşitlik, kardeşlik, imamet esaslarına dayandığını görüyoruz. Giderek küçük guruplar oluşturmaya başlıyor. Köylere, bataklıklara, kabilelere, Abbasî aristoklarının topraklarında çalışan tuz işçilerine, yenilmiş Zenci kölelere adamlar (daî) göndererek fikirlerini yayıyor. Mevâlîler (Abbasî burjuva sınıfına dahil olmayan Müslüman sınıf) ve Zımmîler (Abbasî burjuvazisinden rahatsız gayr-i müslim sınıf) ve yönetimden rahatsız ezilen kitleler çağrısına kulak vermeye ve hareket giderek güçlenmeye başlıyor. Karmatîlerin ilk günlerden itibaren eşitlikçi bir paylaşım hareketi olarak dikkat çekmeye başladığını görüyoruz. Harekete katılanlar için ilk farz “infak” (mal verme, paylaşım, bölüşüm) idi. Öyle ki bu namazdan bile önce geliyordu. Hareketin sosyal hedefi zengin-yoksul ayrımını ortadan kaldırmak, köleliğe son vermek, toprak reformu yaparak iktalara (devlet tarafından zenginlere bağışlanan topraklar) son vermek, herkesi çalışır, üretir hale getirmek, İslam dünyasının hiçbir yerinde aç ve yoksul bırakmamaktı. Peygamberin rüyasında geçtiği gibi; bir kadın San’a’dan Hadremevt’e kadar tek başına gidecek, Allah’tan başka kimseden korkulmadığını görecekti... Bir adam elinde altın ve gümüşle günlerce dolaşacak, zekat verecek kimse bulamayacaktı… Önce Ramazan ayındaki zekat, fitre ve sadakaları ortak bir havuza toplayarak başladılar. Harekete katılan her kadın ve erkek ortak havuza bir dinar verecekti. Hamdan Karmat buna giriş infakı (hijra) diyordu. Hareketin mensuplarından da ayrıca yedi dinarlık ahd veya mithak adı verdikleri yemin töreni infakı (bulgha) alınıyordu. Ayrıca 12 dinarlık tebliğe muhatap kişinin bölge daisi ile tanışması sırasında alınan vergi (necva) vardı. Giderek tüm servetlere beşte bir verme kuralı koydular. Nihaî amaç giderek oranlı infaklardan özel mülkiyetin ortadan kaldırıldığı bir anlayışa geçmekti. Bu amaçla Zenc hareketinin el-Muhtare şehri gibi, aşağı Mezopotamya’da “Dâru’l-Hicre” adlı bir şehir kurdular. Peygamberimizin hicret ettiği Medine’nin bir ismi de Daru’l-Hicre idi. Ona özenerek Medine’deki gibi bir “kardeşlik iktisadı” kurmak istiyorlardı. Çok sayıda insan buraya toplandı. İşçiler, köylüler, efendilerinden kaçan köleler, kimsesizler, yoksullar akın akın şehre hicret etmeye başladı. Kimin neyi varsa buraya getiriyordu. Herkesten yeteneğine göre alınıyor, ihtiyacına göre dağıtılıyordu. Öyle ki kısa süre içinde silah ve at dışında özel mülkiyet “gönüllü” olarak kalktı. İranlı seyyah Nasır-Hüsrev Daru’l-Hicre’yi ziyaret ettiğinde insanların ne vergi, ne de aşar  vergisi vermediğini söyler. Yoksul veya borcu olan bir kimseye işini kurması veya durumu düzelinceye kadar infak farzdı. Toplumun diğer mensuplarının ilk görevi buydu. Bunu yapmadan namaz kılması boşunaydı. Borç (karz/kredi) sadece ortak havuzdan (Beytu’l-mal) alınabilirdi. Bütün kredi ve borç işlemleri buradan yönetilmekteydi. Tahıllar ücretsiz değirmenlerde öğütülürdü. Değirmencilerin ücretleri ve değirmen için gerekli tamir masrafları kamudan (Beytu’l-mal) karşılanmaktaydı. Halife Osman bin Affan’dan beri devam eden ikta (zengine toprak bağışı) sistemini kaldırdılar. Toprak köleliğine son verdiler. Yoksul çiftçilere ekip biçme karşılığı toprağın kullanım hakkını verdiler. Kimse toprağın sahibi olamazdı. Toplumsal servetin dışarı çıkışını önlemek amacıyla kurşundan para bastırdılar. Uzak Doğu ve Hindistan başta olmak üzere bir çok ülkeye dış ticareti teşvik ettiler. İranlı seyyah Nasır-ı Hüsrev Daru’l-Hicre’yi 443/1053 yılındaki ziyareti sırasında gördüklerini hayranlıkla aktarır… Şehirde yaşayanların sahip oldukları sığırlar, mücevherler, eşya vb. şeyler toplandı. Her köyde güvenilir kimseleri dai olarak seçtiler. Karşılık olarak bu idareci yoksullara elbiseler temin ettiler ve halkın ihtiyaçlarını karşıladılar. Böylece şehirde yoksul hiç kimse kalmamıştı. Herkes topluma yaptığı infakla büyük bir mertebeye layık olmak için sabırla ve gayretle çalışmaktaydı. Kadınların hepsi elde ettiklerini getirdiler ve hatta çocuklar mahsule dadanan kuşları korkutup kaçırtmakla kazandıkları paraları bile vermekte idiler. Hiç kimse kılıcı ve silahları dışında şahsi mülkiyete sahip değildi. “Madem ki toprağımız var, kardeşlerimiz var, güven içinde yaşayabiliriz, şahsi mal biriktirmemize gerek yok” anlayışı yerleşmişti. Tek bir yoksul ve sakat kalmamakla üzere açlar doyurulmakta ve çıplaklar giydirilmekte idi. Karmatîlerin kurduğu düzen içinde kadınlardın rolü üst düzeydeydi. İdarede yer almaları, üst düzey toplantılara erkeklerle birilikte katılmaları kadınların hareketteki rollerini göstermesi açısından kayda değerdir. Ayrıca kadınlar da kazandıkları parayı bu sebeple birliğe ödüyorlardı. Malatî gibi abdest alırken ibriğini bir cariyesi, havlusunu başka cariyesi tutan saray tarihçisi böylesi kadın-erkek kardeşliğini anlayabilecek kafadan yoksun olduğundan “Kadın erkek birlikte oluyorlar, erkeklerle rastgele yatıyorlardı” diye alçakça yazabilmektedir. Bu kafanın, örneğin Medineli Ensarın, Mekkeli Muhacirlere “İki eşim var, boşanayım biriyle sen evlen” demesini, “Karılarını misafirlerine sunuyorlardı” (!) diye yazması içten bile değildir. Kafa bu olunca dilin de zembereği olmuyor… Anadolu’daki “Ahîlik” (kardeşlik) geleneği de Karmatîlerin felsefî proğramı olan “İhvan-ı Safa” risalelerine dayanmaktadır. Ahilikteki Lonca sisteminin İhvan-ı Safa Risalleri’nde yer aldığını Fuad Köprülü, Massignon ve Hodgson gibi yazarlar ittifakla söylerler. Lonca sisteminde bir borcun anapara dışında ödenecek miktarı yoktur. (Faiz yasaktır). Yıkıcı rekabete, tekelleşmeye izin verilmez. Ortaklaşa üretim ve paylaşım düzeni esastır. Böylesi bir esnaf ve ticaret anlayışı Karmatîlerin Daru’l-Hicre’sinde vardı. Osmanlı’nın ilk yıllarındaki Ahîlik ve sonraki yıllarda gelişen “Mirî” (kamu) toprak düzeni anlayışı da buradan gelmektedir… *** Karmatîlerin namazı, orucu, haccı inkar ettiği iddiası meseleyi anlamamaktan kaynaklanıyor. Şöyle ki: Klasik Sünnîlik namaz, oruc, hac gibi “nusuk”ları temel farz, mülk ile ilişkiyi ise nafile derecesinde görür. Kırkta bir zekat yeterlidir. İnfak zenginin himmetine bırakılmıştır. Halife Osman’ın Ebuzer’e dediği gibi kimseye ihtiyaçtan fazlasını verme mecburiyeti getirilemez. Ama örneğin fıkıh kitaplarında geçtiği gibi kişi namaz kılmaya mecbur tutulabilir, hatta kılmazsa kırbaç cezası bile verilebilir. Aksi halde dinin direği yıkılır (!). Karmatîler ise tam tersini düşünüyor. Onlara göre dinde aslolan mülk ile ilişkidir. Kırkta bir zekat oranı hem Kur’an’da geçmez, hem de tarihseldir, değişebilir. Esas amaç zengin-yoksul ayırımının ortadan kaldırılması, mülkiyet ilişkilerine sosyal adalet, eşitlik, hakça paylaşım getirmektir. Dinin temeli buradan ortaya çıkar. Namaz, oruc, hac gibi “nusuk”lar ise bireysel olup kişinin himmetine bırakılmıştır… İşte bunu Sünnî zihin namazı, orucu, haccı inkar olarak anlıyor. Bu nedenle Abbasî şehirlerinin ortasında dev camiler var, ezanlar okunuyor, cumalar kılınıyor, hac kervanları törenle uğurlanıyor, sokaklarda kadınlar çarşafa bürünüyor. Fakat aynı şehirlerde zenginler debdebe, yoksullar sefalet içinde… Cami önleri dilenciden geçilmiyor, uzak beldelerde ıpıssız aşiyanlar, kimsesiz köyler, yıkık damlar sefaletin kucağına terk edilmiş… Nusuklar devlet eliyle öne çıkmış, meydana dikilmiş, mülkiyet ilişkileri ise kişinin insafına, gönlüne, himmetine bırakılmış… Karmatî şehrinde ise zengin yok, aç ve yoksul kalmamış, dilenene de rastlanmıyor. Şehrin meydanında devasa tapınaklar yok, isteyen cami yaptırıyor, oruç tutuyor, hacca gidiyor. Mülkiyet ilişkileri devlet eliyle öne çıkmış, meydana dikilmiş, nusuklar ise kişinin insafına, gönlüne, himmetine bırakılmış… Siz olsanız hangisinde yaşamak isterdiniz? Çağımızda bize ilham verecek hangisi? Peygamberimizin her türden sünnetini küçük yaşlardan beri ezberlediniz: Sarık, cübbe, sakal,    misvak, kabak yemeği… Oysa bunların sünnetle ne alakası var? Ama bir sünnetlerin anası (ummu’s-sunne) var ki nedense kimse yanaşmaz: Mal biriktirmezdi! Malum sünnet diye Kur’an’ın ete kemiğe bürünüşüne, peygamberimizde yaşar/yürür hale gelişine diyoruz. Adam peygamberin kürsüsünden konuşuyor ve konuştuğu, yazdığı üzerinden mal biriktirmede hiçbir beis görmüyor. Peygamberden daha fazla mülk sahibi olmaya utanmıyor. Eğer bu mülk yığma matah bir şey olsaydı, kimse merak etmesin en önce Peygamberde olurdu. Öyle ya Allah “nimetini” en önce, herkesten önce resulünde görmek isterdi, değil mi? *** Karmatî hareketinin en önemli yönü ilmî ve kültürel faaliyetlere verdikleri önemdir. Bu açıdan baktığımızda büyük alimler çıkardıklarını ve dev eserler ürettiklerini görüyoruz.  En başta “İhvan-ı Safa Risaleleri”nin onlara ait olduğu biliniyor. İbn Nedim, hareketin ilk kurucusu Hamdan Karmat’ın kayınbiraderi Abdan’a ait olduğunu belirttiği dört eserden bahseder: Kitâbu’l-Hudûd, Kitâbu’l-Melâhim, Kitâbu’l-Mizân, Kitâbu’l-Makâsıd… Abdullah el-Mağribi ise Karmatîlerin hukuk normlarını oluşturan kişi olarak bilinir. 50 eseri olduğu belirtilir. Bu eserlerden 20 kadarı günümüze ulaşmıştır. En önemle eseri “Deâimu’l-İslâm fi Zikri’l-Helâl ve’l- Haram” Karmatî fıkhının abide eseri olarak kabul edilir. Arapça basımı mevcuttur. Böyle onlarca alim ve fikir adamı yetiştirmişler. Ünlü Hallac-ı Mansur da Karmatî olduğu suçlaması ile 8 yıl hapiste tutulduktan sonra asılmıştır. Hallac’ın da Karmatî fikirleri doğrultusunda ihtiyaçtan fazla mal biriktirmeyi haram saydığı, devrin mülk sahiplerine Ebuzer gibi isyan ettiği, bir çok fakihin “Enel-Hak” sözünün idamı gerektirecek bir söz olmadığını, fıkhî mülahazalara dayanarak cevaz çıkamayacağını söylemesine rağmen, asıl sebep başka olduğu için idam edildiğini biliyoruz. Bizlere hep ‘kendini tanrı yerine koydu, onun için idam edildi’ diye öğretildi. Halbuki asıl sebep teolojik değil; ekonomi-politikti. “Lehu’l-mülk” diye haykırması, kavmin iktidar ve zenginlikten şımarmış ileri gelenleri (mele-i mütref ) takımına, müstağnilerine, bahçe sahiplerine isyan etmesiydi. Bu fikirlerin toplumda yayılması çok tehlikeli görüldüğü için ve o devirde bu fikirlerin savunulduğu ana muhalif akım Karmatîler olduğu için, onlara destek verdi. Bundan daha tehlikeli birisi olur muydu? *** Karmatîlerin “Şiî” oluşuna gelince… Doğrusu işin bu tarafı ile hiç ilgilenmiyorum. İlham alınacak hiçbir yön de bulamıyorum. Kanımca “Sunnî saltanat idelojisi” nasıl iktidar mezhebi olup devrini tamamlamışsa, “Şiî imamet mitolojisi” de ezilen kitlelerin bir zamanlar kurtuluş umudu idi. O da devrini tamamladı. Cabirî’nin dediği gibi her ikisi de aşılmadıkça İslam dünyasının önünde yeni ufuklar açılmayacaktır. İnşa çağında bize yeni bir dil lazım. Sosyal adalet, infak, mülkiyet ve ekonomi-politik yaklaşımları bakımından Karmatîlik benzeri hareketlerde Peygamber ocağının ateşini gördüm. Geçmişin külüne değil; ateşine talipseniz yabana atmayın derim. Bu nedenle de “İslam’ın ‘yoldaş’larının (‘refîk’lerinin)”, insana bir kez daha ‘tarih hiç ibret alınsaydı tekerrür eder miydi’ dedirten yenilmiş ve fakat görkemli tarihini saygıyla selamlıyorum. Tabi çoğu dinî, felsefî ve mezhebî fikirlerinin zamanı geçti, devir çok değişti ama ekonomi-politik görüşlerinin gayet Kur’anî ve Peygamberimizin mülk ile ilgili tutumuna paralel olduğunu, bu nedenle de ilham ve esin kaynağı olabileceği görüşündeyim.

OKU, YORUMLA ve PAYLAŞ ==>YUZDEYUZHABERhttp://www.haberyuzdeyuz.com/guncel/yoldas-karmatiler-kim-h11260.html

yuzdeyuzhaber

KARMATİ’LER

Karmatilere; “Karmati İmamları” da denir! İsmini, Mezhebin Kurucusu olan Harman Karmat’dan almıştır!
Harman Karmat Abbasilerin Güney Irak temsilcisidir! “Hamdan Karmat”, İsmaililik Mezhebinden! Ancak, Fatimiler’in İmamlığını kabul etmeyen kolundan!
M.S. 890 tarihinde, Kûfa’da bu anlayışı ortaya koymuş ve örgütlemiştir!..
10. yüzyılın başlarına kadar Güney Irak bölgesi ve Suriye’ye yayılmış ve 903’te Şam’ı kuşatmıştır. Ancak, bu yayılış 907’de Abbasiler tarafından bastırılmıştır!
Bahreyn’de ise, Karmatîler “Müminiyye” kentini inşa ederek oraya yerleşirler.!.. M.S. 930’da Mekke’ye saldırarak, Kâbe’den Hacer-ü Esved’i (Cennetten gelen taş) alıp Müminiyye kentine getirmişler ve 11. yüzyıla kadar orada bağımsızlıklarını korumuşlardır.
Karmatîlik veya Karmatî Öğreti temelde “TEK’LİK=BİR’LİK” anlayışına dayanır!..
Neydi bu? Bu, “Tanrı yaratan değil, var olandır! Her şey onun görüntüsüdür” anlayışı!..
Hani, M.Ö. 2500 yıllarında Eski Mısır’da Hermes = İdris Peygamber diye anılan başrahibin ortaya koyduğu öğreti!..
Karmatilerin temelde bu görüşü esas aldıklarını, Karmatî Öğreti de yer alan;
• Kemal’e ermek ikinci doğumla gerçekleşir. (İnisiyasyon)
• Âlem, bir tecelliler bütünüdür ki türlü şekillerde görülür ve görünür.
• Madde bir hicap = perdedir. Bu perde kaldırıldığında, kişiyi aşan kozmik bir zihin şuuruna erişilir ki işte, ikinci doğum budur. Bu doğum, bir “Kozmik Ben”e ulaşma halidir.
• İnsanın “Kozmik Ben”e ulaşmasını engelleyen beş negativite şunlardır: Gök, tabiat, kanunlar, devlet, ihtiyaç ve zaruret.
• Bu beş musibetten kurtulmak ibadetin hem amacı, hem de kendisidir.
• Bu sebeple, ikinci doğumun elde edilmesini sağlamak için mistik eğitim (seyrusüluk), beş Musibetten kurtulmak için gereklidir,
esaslardan anlıyoruz!
Karmatîlerin;
“İnsanlar arasında herhangi bir fark yoktur. Tüm insanlar eşittir. Tüm insanlar eşit oldukları için malları da eşittir” anlayışıyla, İslâm’da ilk mülkiyete karşı olan Müslüman topluluktur!..
Karmatiler, Sünnî İslam’ın savunduğu “Kelâma ve İbadet türüne” karşıdırlar! Karmati Tevili” diyebileceğimiz bu yorum, yer, yer Kurân’ı tanınmaz hale getirmiştir! Örneklersek;
“Bizim Kâbemiz ve Kıblemiz Kudüs olduğundan, bütün ibadetlerde oraya dönülür. Dinlenme günü Cuma değil, Pazar günleridir. Yılda iki gün oruç tutulur. Bu da Nevruz ve Mihrican günleri uygulanır”
Görüşünü savunmuşlardır!..
Tabii, bu da Abbasi Halifeleri’nin o günkü iktidarını rahatsız etmiş, Sünnî İslam ulemasını korkutmuş ve Karmatilerin, Sünnî Araplarla kavgaları başlamıştır!.. !..
İbn-i Sina kitaplarında; Karmatilerin sosyal hayatlarına ve yetişme usullerine yönelik olarak;
“Karmatiler, fevkalade iyi yetişen, bunu sağlamak için de çok okuyan insanlardı. Darül-Hikmet denen medreselerde eğitim görürlerdi.
Kitap okuma işini meclis denen yerlerde yaparlardı. Bu Meclislerde; her türlü bilim ve felsefe konuşulurdu.
Tartışmalar ciddi biçimde yazıya geçirilir, sonra da bu yazılanlar temize çekilerek eser haline getirilirdi. Eser haline getirilmiş bu yazılar ilgili yerlere gönderilirdi.
Meclisler; muhtelif gruplar için ayrı, ayrı beş grup idi;
• Büyük ve seçkin dostlar için,
• Devlet büyükleri ve ileri memurlar için,
• Sıradan insanlar ve yolcular için,
• Kadınlar için,
• Saraylı kadınlar için”
Muhammed Ali Es- Suri adlı bir Suriyeli yazar ise, Karmatiler için şöyle der;
“Karmati eserlerinin bilim ve düşünce üstünlüğü tartışılmaz. Bunu inkâr edemeyen iftiracı çevreler, Karmatileri ahlâk ve inanç yönünden çamurlama yolunu tutmuşlardır.”
Kısacası Gençler, Güzel İnsanlar;
“Karmati toplulukları tam sosyalist bir hayat yaşarlardı. Herkes çalışmak zorunda idi. Küçük çocuklar bile en azından ekinlere musallat olan kuşları kaçırmak için çalışırlardı. Karmati’lerde mülkiyet sadece teçhizat ve kılıca hastı”.
İşte, İran kökenli Hallac-ı Mansur (858-923) bu görüşün en ünlü kişisidir! Hallac-ı Mansur; Abbasiler tarafından Bağdat da yakalanmış ve Bağdat da “Karmati Papazını görün” diye dolaştırılmış, sonra bütün kemikleri kırılmış ve yakılmıştır!

“İSLAM BOLŞEVİKLERİ”: KARMATİLER

İSLAM İMPARATORLUKLARI TARİHİNDE ALEVİ HALK HAREKETLERİ  II
 “İSLAM BOLŞEVİKLERİ”: KARMATİLER
 Babek’in ölümü (837) Hurremilerin gücüne vurulan ölümcül bir darbe oldu. Buna rağmen İran’ın batı eyaletlerinde 9.yüzyılın sonlarına kadar yaşamaya  devam ettiler. Bunlar 9.yüzyılda büyük yükseliş gösteren Karmatiliği besledi. Hurremilerin büyük çoğunluğu Karmati oldular. Özellikle Babek-Hurremiliğin merkezi olan Badh sakinleri ve Jibal (Cebel) Kürtlerinin büyük bir bölümünü oluşturan Hurremiler toptan Karmatilere katıldılar. Eğer Karmati öğretisi İran’ın doğu ve güneyinde çok başarılı olduysa, bunu kısmen ülkeyi onlara hazırlamış olan Hurremilere boçludurlar. ( G. Hossein Sadıghi, Les Mouvements Religieux Iraniens…s.276-277)
 Karmatiliğin kurucusu ve bu öğretiye adını veren Aşat oğlu Hamdan Karmat, Küfe yakınında Savad’da oturan bir yük taşıyıcı, yani hammaldı. Kendisini yetiştiren Al-Huseyin al-Ahvazi (Ö.865-6) adında bir İsmaili dai’siydi. Hamdan’nın  ikinci ismi Karmat (Çoğl. Karamita) sözcüğü Arami kökenlidir ve “kızıl gözlü ve kısa bacaklı” anlamlarına gelmektedir.
Karmat-Karamita, Grekçe gramma-grammata/gramma-grammata (yazı-yazılar) sözcüğünden geldiğini söyleyenler de vardır.Taberi’ye göre ise Arami kökenli bu sözcük, “gizli bilgi, gizemli bilgi öğreten” demektir.
 Hamdan Dava’yı Küfe çevresindeki köylerde, Irak’ın diğer güney kesimlerinde ve daha geniş bölgelere Dai’ler (çağırıcı,davetçi) göndererek örgütledi. Karamita diye anılan yandaşları hızla artmaya başladı. O zamanlar, Suriye’den yönlendirilen bir merkezde birleştirilmiş (İsmaili) Dava vardı. Bağdad yakınında Kalwadha’da karargaha sahip olan Hamdan, ilişkide bulunduğu merkezdeki önderlerin otoritesini kabul eder göründü ve asıl kişiliğini sır olarak sakladı. Hamdan Karmat’ın hızlı başarısına yardım eden en büyük öge, 14 yıl süren ve Abbasi yönetimini sarsan Zenci köle-işçilerin yukarıda anlattığımız büyük ayaklanması oldu.
 Hamdan Karmat, Abdullah b. Maymun’un düşüncelerini tam anlamıyla İsmaili (Aleviliğinin) gizli öğretisine dönüştürmüş. Yola giriş derecelerinden geçerek en yüksek buyruk ve kuralların uzmanı olmuştu. Bu kuralların gücünü kavrayan zeki bir kişi olarak küçük toprak sahipleri yerleşik köylüler ve çölün çocukları Bedeviler üzerindeki ağır vergileri, Nebati köylüleri arasındaki gerginlikleri bizzat körükledi. Bunlar arasında yoğun propaganda uyguladı. Hatta Karmatiler, Bağdad aristokratları ve daha çok aydınlar arasında  gizli dernekler halinde örgütlenmişlerdi.19 Karmatiler komünistik ilkeleri toplum yaşamında uygulamayı denediler. Öyle ki, bazı çağdaş yazarlar onlara “İslam Bolşevikleri” adını takmıştır. Prof. Hitti, “Onlar, hoşgörürlülük ve eşitliği öne aldılar; işçileri ve zanatkarları loncalarda, yarattıkları inançsal törenler içerisinde  örgütlediler. İslam loncalarının en erken tanımı sekizinci yüzyılda İhvan ı- Safa Risaleleri’nde (Tarihi yanlış verilmiş olan bu yapıt hakkında, yazının sonunda kısaca bilgi vereceğiz. İ.K.) görülür ki, bunlar bizzat Karmatiler’dir”diye yazmaktadır. Bu ticaret loncaları hareketi, Batı’ya ulaşıp Avrupa loncalarının Free Masonry biçimini etkilemiştir. (Asghar Ali Engineer, The Origin and Development of Islam, s.207-208)  

1 Karmati Sosyalistik Devletinin  Temeli Atılıyor  
Irak Karmatileri, 880 yılına doğru sayıca oldukça artmıştı. Hamdan,  Ali b.Muhammed al-Burkui’ye ittifak önerisi yaptıysa da, Zenci önderi olumlu bakmadı. 874-75’den sonra onlar tarafından Karmatilere başvurular görüldü. Ama, olması gereken bu ittifak gerçekleşmedi. (Aleviliğin) Karmati  kurtarıcı ihtilalci hareketi, politik güçsüzlüğü ve mistsizmin uyuşukluğu içinde memnuniyetsizliğin artmış olduğu İmami Şiiler arasında da geniş yandaş topladı. (Farhad Daftary, agy. s.116-117)
 Hamdan’ın başyardımcısı İsmaili-Aleviliğin en büyük Dai’lerinden biri olan kayınbiraderi Abdan idi. Abdan (Ö.899) aynı zamanda Karmatiliğin siyasal kuramcısıydı; Belagat adını verdiği kitabında gizli yedi derece yarattı ve onu uygulamaya girişti. Irak’da, Güney İran ve Bahreyn’de Zikravayh b.Mihravayh ve Abu Said al-Cenabi gibi Dai’ler görevlendirdi.
 Yükselen Karmati hareketi, Zenci ihtilalinden beri Güney Irak üzerinde  tam egemenliğini kuramamış olan Abbasilerin dikkatinden kaçmaya devam etti. 890-891’de Hamdan, Karmatiler için Küfe yakınlarında  bir toplu yaşama yeri olan Dar al-Hicra kalesini kurdu. 892 yılında Bağdad yönetimi, Küfe’den gelen bazı haberler temelinde yeni tehlikenin farkına varmaya başladı. Ancak Karmatiler’in 897’deki ilk başkaldırı hareketine karşı hemen önlem alınamadı.
 Irak’ta neler oluyordu? Hamdan ile Abdan ne yapıyorlardı? Aşağı Mezopotamya verimli olmasına rağmen çok sağlıksız bir bölgeydi. Çok sayıda geçici tarım işçisi çalıştırılmak üzere bu kesime çekilmişti. Hamdan ve Abdan çeşitli bölgelerden  gelmiş ağır baskı altındaki  köylüler arasında yanıtı hazır buldular. Komünistik bir düzenin propagandasını yaparak, bu kötü koşullardaki tarım çalışanlarının sempatisini kazandılar. Hamdan ilkönce çeşitli operasyonlar yapabileceği bir üs alanı kurmayı tasarladı. Nuvayri ‘Nihayat al Arab’ adlı yapıtında bu üssü şöyle tanımlıyor:
 “Bundan sonra bütün Dai ’ler toplandı. Tüm gereksinmelerini sağlayacak bir yer sağlamaya karar verdiler. Burası onların saklanma-korunma yeri ve çeşitli bölgelerden gelmiş göçmenlerin (Karmatilerin) merkezi, toplandıkları yer olacaktı. Küfe çevresinde kırsal alanda bir yer seçtiler. Burası yüksek kayalık ve uçurumları bulunan bir yerdi. Buraya aşılması ve ulaşılması güç bir kale inşa ettiler. Genişliği 13.44m. olan surların çevresinde geniş hendek vardı. Bu kale inşaatını çok kısa bir zamanda tamamlayıp, onun içinde çok büyük bir bina  yaptılar. Heryandan gelen kadın ve erkekleri buraya yerleştirdiler. Adına Dar al Hicra (Göçmenler Evi) denildi. Yıl: Hicri 277 (891)”20
 Hamdan komünistik modele çok yakın , mükemmel bir ekonomik sistem geliştirdi. Hamdan’ın sayesinde Arab kabileler arasında İsmaili Aleviliği fazlasıyla yayıldı. Heryandan toplanıp gelen insanlar, büyük ve tek bir aile gibi buraya yerleşmeye başladılar. Hamdan mülklerden, koyunlar keçiler ve ziynetten gelen gelirleri toplamak için köylerdeki Dai’leri görevlendirdi. Bu toplananlar ortak hazineyi oluşturdu. Buradan giyinip çıplaklıklarını örtündüler. Harcamalar, duyulan  ihtiyaca göre yapılıyordu. Hiçkimse yoksul değildi. Ve hiçkimse bir diğerinden zengin değildi. Bütün erkekler, daha fazla üreterek daha fazla itibar kazanmak için çalışıyorlardı.
 Kadınlar örgü ve dokumadan, çocuklar kuş bakımından kazandıklarını biriktirdiler. Sonra herkes kazançlarını getirip Dai’ye teslim etti. Hiçkimse kılıcından ve silahından başka bir şeyin sahibi değildi. Bu ekonomik siyasetle Karmatiler, pek çok gayri memnun kabileleri ve (Mevali) yabancılar kendilerine çektiler. Ana üs alanı olarak hizmet gören kalelerinden, Abbasi iktidarı kalelerine hücumlar yaptılar.(Asghar A.Engineer, agy.s.31)
 Halife al-Mutadid, Irak’ta 900 ve 902 yıllarında Karmatiler’in üç başkaldırı girişimini bastırdı. Nawbakti ve Al Kummi’nin Karmati öğretisinin yaratıcılarının Hamdan Karmat ve Abdan olduğunu  yazması; İbn Rizam ve Akhu Muhsin’in de bunu onaylamalarına rağmen Fatımi İsmaili kaynakları bu iki önemli kişinin adını bile anmazlar. Bu durum merkezi önderlikle, yani doğrusu Fatımi İsmaililerle aralarında çıkan anlaşmazlığı  bağlanabilir. (F.Daftary,agy.s. 117) Belki daha doğrusu Fatımi hanedanının Şeriatla uzlaşmasından kaynaklanabilir.
  
2 İran Karmatileri
 İsmaili Aleviliğinin Karmati hareketi, 870’lerde Irak’tan başka yerlerde de başlamıştı. Güney İran’daki misyon, Irak Karmati önderlerinin gözetiminde ortaya çıktı. Abu Said al-Hasan al-Cannabi, Fars kıyısı üzerindeki Cannaba’da doğmuş. Eğitimini ise Abdan’dan almıştı.Önce bu bölgede büyük başarılar kazanmış olan Abu Said başka yere gönderilince, oraya  Abdan’ın kardeşi al-Mamun atanmış. Kendini öylesine saydırıp kabul ettirmişti ki, oradaki Karmatiler Mamuniyya adıyla anılıyorlardı. (F.Daftary, agy.s.118)

3 Bahreyin Karmatileri
Hamdan, 886’larda dava’nın ulaşmış olduğu Doğu Arabistan’da Bahreyn’e 894 yılında  Abu Said al-Jannabi’yi gönderdi. Bahreyn’deki misyonu ona emanet etti. Tanınmış bir yerli ailenin önderi olan Al-Hasan b.Sanbar’ın kızıyla  evlenen Abu Said, orada oturan İranlılar ve Bedeviler arasında hızla taraftar kazandı. 899’a doğru, Rabii kabilesinin önemli desteğiyle Abu Said, Bahreyn’in büyük bir bölümünü egemenleği altına aldı. Doğu Arabistan kıyıları üzerindeki Katif’i de ele geçirince Basra’ya da korku salmaya neden oldu.  900’de Bahreyn Karmatileri,Bahreyn’in eski başkenti ve Abbasi valilerinin oturduğu Hacar’ın dış mahallelerini kontrolü altına aldılar.
Halife Mutadid, onlara karşı gönüllülerden kurulu 2000 kişilik bir birlik gönderdiyse de hepsi yokedildi. 903’de uzun bir kuşatmadan sonra Hacar’a boyun eğdirildi. Abu Said karargahını Al Ahsa’ya taşıdı. 906’da burasını başkent yaptı. Abu Said’in ikinci halefinden sonra bu çevrede bir kale inşa edildi. Daha sonra Bahreyn Karmatileri, Yamama ve Uman dahil bitişik bölgelere egemenliklerini genişlettiler. Abu said gerçekten hemen hemen 2 yüzyıl sürmüş olan zengin ve başarılı bir devlet kurmuştu. Ancak, sadece Sünni Abbasi devletinin değil, aynı zamanda Fatımilerin de tehdidi altında bulunuyordu. (F.Daftary, s.119)
Abu Said’den sonra yerine  oğlu Abu’l Kasım (913-23) geçti. Arkasında Abu Tahir Süleyman Bahreyn Karmati devletininin 20 yıl başında kaldı ve Sünni Abbasi halifelerine kan kusturdu. Irak ve Suriye içlerine yaptıkları sürekli akınlarla kentleri ve diğer yerleşim birimlerini yağma ediyorlardı. Basra, Küfe, Al Anbar gibi kentler Abu Tahir’in defalarca yağmasına uğradı. 927’de Bağdad’ı ele geçirmesine az kalmışti. Munis al-Kadim tarafından zorlukla önlendi. Hac mevsiminde, büyük gösterişler içinde ve kölelerin taşıdığı omuzarabalarıyla (tahtırevanlarla),  Mekke’ye hacı olmaya giden zenginlerin katıldığı büyük kervanların soyulması adet olmuştu. Abu Tahir Süleyman’ın bilinen en büyük sadırı ve talan eylemi 930 yılının Ocak ayında, 600 atlı ve 900 yüz yaya askeriyle Mekke’yi basmasıdır. Bu baskında büyük camiler yıkılmış ve Kabe’ye de saldırıda bulunularak, kutsal sayılan Cennetten geldiğine inanılan Hacer al-Esved (kara taş) yerinden sökülmüş. Al Ahsa’ya, başkente götürülmüştür. Taş 951 yılına kadar orada kalmıştır. Bununla İslam çağının sonunun geldiğine işaret ediyorlardı. Hacer al- Esved’in geri verilmesi  ve Hacılara bir daha saldırılmaması için Bağdad, heryıl Bahreyn Karmati  Devletine yüklü bir vergi vermeye başlamıştı. Kara Taşı ise, ancak 934 anlaşması gereğince ve Fatımilerin ricası üzerine, 21 yıl sonra kendileri götürüp yerine koydu.
Savaş ganimetleri, talanlar, harç ve vergilerden gelen tüm kazançlar  Karmati toplumunun Dar al Hicra’larındaki ortak hazinesine yatırlıyordu. Bir sosyalistik federe devlet sistemi içerisinde ayrı bölgelerdeki başkentler-Dar al-Hicra’lar birbirleriyle ilişki halindeydiler. 
Abu Said tarafından  daha da geliştirilen yönetim düzeninde ‘ortakçı ve eşitlikçi ilkeler’ büyük rol oynamış. Bu ilkeler, herkesin aynı şeylere sahip olması, tarım arazisini işlenişi, vergilerin toplanması, harcamaların düzenlenmesi ve olanakları kısıtlı olanlara çeşitli tiplerde devlet yardımı yapılmasında gözükür. Devlet birey yaşamının her türlü güvencesini sağlamıştır. Elbette ki, kendi dışında bulunan dünyanın aynı yönetim sistemine geçmeden uzun süre yaşayamıyacaklarını düşünemediler.
Toplum işlerinin yönetimi Al İkdaniyya adını taşıyan danışma meclisinin kararlarıyla gerçekleşiyordu. Bu Meclis nüfuzlu ailelerin temsilcileri ve yüksek dereceli memurlardan oluşuyordu.  Devlet, Bahreyn Karmatilernin, yani vatandaşların iyiliği ve sağlığı için vardır. Orada kurulan devlet düzeni; İbn Hawkal gibi keskin gözlemci ve 1051’de Al Ahsa’yı ziyaret eden Nasır Husrev gibi yazarların birçoğunda hayranlık uyandırmıştır. (Farhad Daftary, agy.s.119-120) Nasr-i Khusrav’in anlattıklarından kısa bir özetle konuyu bağlayalım:
“Al Ahsa’da 20 binden fazla eli silah tutan insan vardı. Ve orada büyük bir kentte görülmesi gereken herşeyi görmek mümkündü. Dar al Hicra adı verilen hükümet sarayı geniştir… Bu  Cumhuriyet, herbiri bir yardımcıya (vezire) sahip 6 kıral  tarafından yönetilir. Bu oniki kişi aralarında çok iyi anlaşırlar; toplantılarda iki karşılıklı sıraya, biri diğerinin karşısına gelmek üzere otururlar ve ülkenin bütün işlerinde ortaklaşa karar verirler…Devlet mutlak olarak laikleştirilmiştir; oruçsuz, namazsız ve hacsız bir toplum. Cami de yoktur. Bununla birlikte, İranlı bir zengin tüccar ibadet etmek isteyen yabancılar için bir cami yaptırma izni almıştı…Eğer bir evin veya değirmenin parasız sahibi, bu yerleri onarmak veya geliştirmek isterse devlet ona hazinece beslenen kölelerden yardımcı gönderirdi ve birşey ödemek gerekmezdi Zengibar’dan satın alınmış devlet kölelerinin sayısı 30 bini bulmaktaydı. Onlar Cumhuriyetin bahçelerinde çalışırlardı…Halkın buğdayı parasız öğütülürdü…Yöneticiler yurttaşlarla kendilerini eşit tutarlar, hitaplarda ayrılık gözetmezlerdi…”(‘Sefername‘den özetle aktaran Ali Mazeheri, Çev.Bahriye Üçok, Ortaçağda Müslümanların Yaşayışları, s.120-121)  
Heterodoks İslam, yani Alevi inançlı Arap, Kürt, Türk, Bedevi, Nebati, Pers, Nubialı, Arami vb. çeşitli etnik kökenden gelmiş insanlardan oluşan Karamati toplumunun kurduğu, yaklaşık iki yüz yıl süren Karmati Sosyalistik Federasyonu’nun sonuncusu Bahreyn Karmati devletinin yıkılmasında da Türklerin rolünü görüyoruz. Sultan Melikşah’ın kumandanlarından  Artuk Bey, 1076-77 yılında, Abbasi halifesi adına Al Ahsa ve Bahreyn’e yaptığı bir seferde Karmatileri itaat altına alıyor. (E.Merçil, Müslüman Türk Devletleri Tarihi, Ankara-1991, s.243) Son olarak, Urfalı Mateos Vekayinamesi’nde, 1157-58’de bir Hristiyan beyinin Besni  yakınındaki Kaysun kalesinde kardeşine ‘Karmud, yani Karmati denilen bazı adamlar verdiğini’söylüyor kaleyi koruması için.(Urfalı Mateos Vekayi-Namesi (952-1136) Ve Papaz Grigor’un Zeyli (1136-1162), Türkçeye çeviren: Hrant D.Andreasyan, 2.Baskı, Ankara, 1987, s.316, dipnt.62) Bu gösteriyor ki, Karmati inanç, yaşam görüşü ve düşüncesi 12.yy.da Anadolu’ya girmiştir. 70-80 yıl sonraki büyük Babai Halk ayaklanmasının inançsal ve kuramsal tohumlarını Karmatiler atacaklardır.   

4 Nasir Husrev’in Sefername‘sinde Bahreyn Karmatilerini Başkenti AL-AHSA 
İsmaili Dai’si Nasir Husrev, Hamiduddin Abu Muin Nasir bin Khusrav bin Harith al-Qubandiyani adıyla tanınmış bir ozan, bir düşünürdü. Kendisi, Doğu’nun gerçek akıl sıralamasında baş yeri alır. 394/1003 yılında doğdu ve 439/1047’de Mısır’a gitmeden önce Selçuklu Sultanı Ertuğrul’un kardeşi emir Çağrı Bey’in sarayında katip olarak çalışıyor ve vergi toplama görevine çıkıyordu.
Büyük bir düşünür ve geniş bilgi sahibi bir yazar olduğundan başka, Nasir Husrev ayrıca çok seçkin bir gezgindi. Belh’den Mısır’a, oradan Mekke’ye, sonra da Basra yoluyla İran’a ve son olarak Belh’e dönerek katettiği uzaklık, türbeler ve benzeri yerlere yaptığı kısa gezintiler sayılmadığı halde, yaklaşık 2220 parasang (13 320 km.) tutmaktadır. Kardeşi Abu Said ve bir Hintli hizmetçi ve bazı yük hayvanlarının eşlik ettiği gezisi 437/1045 yılı içinde başladı. 1047’de Mısır’a vardı. Fatimi halifesi al-Mustansir ile görüştü ve orada 1050’ye kadar üç yıl yaşadı. Aynı yıl Horasan ve Badahşan’a hüccet olarak atandı ve dönüş başladı. Bugün Afganistan, Tacikistan, Çin, Çitral, Hunza, Gilgit, Pamir, Yarkent vb.bölge ve ülkelerde milyonlarca İsmaililerin varlığı kuşkusuz onun yorulmak bilmeyen çalışma ve çabalarına borçludur. O yaşamının geri kalanını, 481/1088’de öldüğü Yamgan’ın çıplak-soğuk vadisi içinde geçirdi.  “Wajh-i Din”in (Ed.: Ghulam Reza Aavani, Tehran, 1977, p.1) girişinde Seyyed Hossein Nasr, onu şöyle tanımlar: “O en büyük İslam filozofudur ve genelde İslamın, özelde ise İsmaililiğin büyük aydın kişiliği olarak incelenmeye her zaman layıktır.”
 Bu kısa girişle tanıtmaya çalıştığımız Nasir Husrev’in Mısır’daki yaşadığı süreyi de içine alan  yaklaşık 7 yıllık gezisini anlattığı “Sefername” adlı kitabını, 1986’da Jr. W.M. Thackston, ilk kez tam olarak İngilizceye çevirmiştir. Bu yapıtın “Lahsa’nın (Al-Ahsa) Tanıtımı” bölümünün tam Türkçe çevirisini aşağıda veriyoruz. Böylece bir görgü tanığının ağzından; Bahreyn Karmatileri başkentinın, yıkılışından (1076-77) 25-26 önceki durumu hakkında ayrıntılı bilgi edinmiş olacağız: 
“Yamama’dan Lahsa’ya kırk fersah (6×40 km) tutuyor. Kış mevsiminde rahatlıkla seyahat edilebilir, çünkü kuyularda içilecek yağmur suları toplanmaktadır. Yazın bu kuyular kurudur. Hangi yönden olursa olsun, Lahsa kentine ulaşmak için uçsuz bucaksız çölü geçmeniz gerekir. Bir yöneticiye sahip olan Lahsa’ya en yakın kent Basra, yüz elli fersah (900 km) uzaklıkta bulunmaktadır. Ama, Lahsa’ya saldırma girişiminde bulunan bir Basra yöneticisi asla olmadı.”
“Kasaba uzağında yeralan bütün köyler ve bağlantıları (çiftlikler, tarla, bağ-bahçeler İ.K.), kurutulmuş çamur tuğla, yani kerpiçten yapılma dört konsantrik (içiçe) daireler durumundaki kuvvetli surlar tarafından kuşatılmıştır. Bu surlar arasındaki uzaklık aşağı yukarı bir fersahtır (6 km.) ve kasabanın iç tarafında, her biri beş değirmen taşı yuvarlaklığında (çapı yaklaşık 4,50 m.) muazzam kuyular vardır. Bölgenin bütün suyunun, hiç kimse duvarların dışına çıkmasın diye kullanıma  konulması gerekiyordu. Gerçekten bu surların içerisinde, bir büyük kentin bütün donanımına sahip, muazzam bir kasaba kurulmuştur.21 Al-Ahsa’da yirmi binden fazla  asker vardı.”
“Diyorlardı ki, halkı İslamı uygulamaktan alakoyan ve onları namaz kılma ve oruç tutma gibi dinsel zorunluluklardan kurtaran yönetici bir Şerif vardı. Böyle konularda en yüksek yetkili kendisinin olduğu iddiasıyla bunları gerçekleştirdi. Onun adı Abu Said’di.(Hakkında yukarıda geniş bilgi verildi. İ.K.) kasaba halkına hangi mezhebe bağlı oldukları sorduğunuz zaman, Busaydi (Abu Saidci İ.K.) olduklarını söylüyorlardı. Onlar ne namaz kılıyor ne oruç tutuyorlar, fakat Muhammed’e ve onun peygamberliğine inanıyorlardı. Abu Said kendilerine, ölümünden sonra yeniden aralarına döneceğini söylemiş ve onun mezarı kentin iç kısmına yapılan güzel bir türbeye konulmuştu. O, altı manevi oğluna, kendisi yeniden (yaşama) dönünceye kadar kurduğu yönetimi, aralarında kavga etmeksizin eşitlik ve adalet içinde sürdürmeleri gerektiği buyruğunu vermişti. Şimdi onlar, devlet konutu olan ve altı kralın hepsini bir yerde uzlaştıran bir tahtın bulunduğu  bir saraya sahiptirler (Dar al-Hicra kastediliyor. İ.K.). Orada tam bir uyum ve ahenk içinde yönetimlerini sürdürüyorlar. Bu kralların aynı zamanda altı tane de vezirleri bulunmaktadır. Kralların hepsi birden sıra halinde tahtlarında otururlarken, vezirler de karşılarındaki diğer  koltuklara, ya da sedirler üzerine yerleşiyorlar. Böylece bütün (devlet) işleri karşılıklı görüşme ve danışma içinde ele alınarak kotarılıyordu. Ben orada bulunduğum sırada bu yöneticilerin, bahçelerde ve tarlalarda çalışan Habeşli ve Zengibarlı (Tanzania) otuz bin kölesi vardı.” 22
“Köylülerden vergi  alınmıyordu. Onlardan herhangi biri, ne zaman yoksulluk ve borç anlaşması yüzünden sıkıntıya düşse, borçlunun işleri açılıncaya dek gereksinimlerini karşılıyorlardı. Eğer bir kimse, bir başkasına borçlu ise, borç veren, borcun miktarından fazlasını talep edemezdi (yani faiz yoktu. İ.K.).” 
“Kente gelen herhangi bir yabancıya, eğer geçimini sağlayacak bir mesleği, bir zanaatı varsa, iş ve ticari araçlarını satın alabileceği yeterlikte para veriliyor; böylece adam kendi işini kuruyordu. Bu parayı devlete, ne kadar almışssa o miktarda ödemek durumundaydı. Eğer bir kimsenin elinde bulunan mülkü ya da araç-gereçleri zarara uğrar ve mal sahibi gerekli onarımları yapmaya gücü yetmezse, yöneticiler kendi kölelerini bu onarımları yapmak için görevlendiriyor ve mal sahibinden hiçbir karşılık alınmıyor. Ayrıca onların Lahsa’nın içinde, bütün vatandaşların tahıllarını parasız öğütüp un yaptıkları birçok değirmenleri vardı. Bu değirmen yapılarının bakım işi ve değirmencilerin maaşı yöneticiler tarafından ödeniyordu. Yöneticilerin her birine basitçe “sahip” ve vezirlere de,  “danışman”deniliyordu.”
“Daha önce Lahsa’da Cuma camisi yoktu; hiçbir şekilde vaaz verme ve toplulukla namaz kılma uygulanmıyordu. Ahmet oğlu Ali adında çok zengin ve hacı olan İranlı bir müslüman, kentten geçen hac yolcularının (bu gereksinimlerini) sağlamak maksadıyla bir cami yaptırdı.”
“Ticaret işlemlerinde, paketler içinde saklanan ve her biri altı bin dirhem ağırlığa eşit olan kurşun kuponlar kullanılıyordu. Herhangi birşey için ödeme yaparken,  kurşun kuponları sayma gereği bile duymadan, oldukları gibi alıyorlardı. Ancak, hiçkimse bu para birimini dışarıya çıkarmazdı. Ayrıca burada Basra ve başka yerlere dışsatımı yapılan zarif omuz şalları, eşarplar  dokunmaktadır.”
“Bu insanlar, kendileri kılmadıkları halde, kimsenin namaz kılmasını engellemiyorlar. Yönetici, kendisiyle konuşan bir kimseye alçakgönüllükle ve en nazik bir biçimde yanıt vermektedir ve ayrıca şaraba düşkünlük de yoktur.”
“Taç ve hamutuyla koşumlanmış bir at Abu Said’in türbesinin yanında daima bağlı tutuluyor ve onun yeniden kalkacağı ve bineceği vakit için  sürekli olarak gece ve gündüz bir bekçi atın bakımını yapıyordu. Abu Said oğullarına demiş ki: ‘Ben yeniden aranıza geldiğim zaman, beni tanıyamıyacaksınız. İşaret, kendi kılıcımla boynumu vurmanız olacak. Eğer o ben isem, derhal yaşama geri döneceğim (yeniden dirileceğim).’ Aslında o bu koşulu, başka hiçbir kimse kendisi olduğunu ileri sürmemesi için koymuştu.”
“Bağdad halifeleri zamanında, yöneticilerden biri Mekke’ye saldırdı(Yukarıda açıklandığı üzere bu kişi Tahir b.Süleyman idi ve 930 yılı Ocak ayında Mekke’ye saldırmıştı. İ.K.). O sırada Kabeyi tavaf etmakte olan çok  sayıda insan öldürdü. Siyah Taşı (Hacer el-Esved) Kabe’nin köşesinden söküp, Lahsa’ya getirmişlerdi. Onlar bu taşa, halkı oraya çeken bir “insan mıknatısı” demişlerdi. Aslında halkı oraya sürükleyen Muhammed’in büyüklüğünü ve soyluluğunu, o taşın silip götürdüğünün onların farkında olmadıklarını söylüyorlardı. Çünkü, hiçkimse ona özel bir saygı göstermeden,Siyah Taş orada çağlardan beri durmaktaydı. Sonunda   Siyah Taş parayla geri satın alındı ve(21 yıl sonra, İ.K.) yerine kondu.”
“Lahsa kentinde, et için köpek, kedi, eşek, inek, koyun vb. gibi her çeşit hayvan satılmaktadır ve müşteriler ne satın alacaklarını bilsinler diye etin yanına, hangi hayvanınsa onun derisi ve başı konuluyordu. (Anlaşılıyor ki, Lahsa’da kedi ve köpek eti yiyen Uzak Doğu ülkelerinden insanlar da yaşamaktaydı. Bu, Karmatilerin o ülkelerle ticari ilişkilerde bulunduklarını gösterebilir. İ.K.)Zor yürüyecek  ağırlığa ulaşıncaya dek, tıpkı otlatılıp beslenmiş koyunlar gibi köpekleri semirtiyorlar; boğazlandıktan sonra onlar yeniliyordu.”
“Deniz Lahsa’nın yedi fersah (42 km) doğusundadır. Onbeş fersah (90 km.) uzaklıktaki Bahreyn adası bu denizdedir. Orada büyük bir kent ve birçok palmiye korulukları bulunmaktadır. O  denizin sularında inci bulunmakta ve dalgıçların çıkardıklarının yarısı Lahsa Sultanlığına aittir. Lahsa’nın güneyinde, Arap yarımadası üzerinde bulunan Oman var, fakat üç tarafı geçilmesi olanaksız olan çöl ile kaplıdır. Oman bölgesi seksen fersah kare ve (iklimi) tropikaldir; orada nargil adını verdikleri Hindistan cevizi yetişir. Oman’ın tam doğusunda, denizin karşı kıyısında Kish ve Mokran bulunmaktadır. Oman’ın güneyi Aden’dir. Diğer yönde ise Fars eyaleti bulunur.”
“Lahsa’da o kadar çok hurma vardır ki, hayvanlar onunla besleniyor ve bazı zamanlar bin maund’dan (16 tona yakın)  fazlası bir dinar’a satılıyordu. Lahsa’nın yedi parasang (42 km) kuzeyindeki bölgenin adı Katif’tir. Burada da büyük bir kasaba ve pek çok hurma ağaçları vardır. Oralı bir Arap emiri bir keresinde Lahsa’ya saldırmış ve bir yıl boyu kuşatmayı sürdürmüştü. Lahsa’nın surlarından ancak birini ele geçimiş ve fazla şey elde edememesine rağmen çok hasar yapmış. O beni gördüğü zaman; onlar dinsiz olduklarına göre, Lahsa’yı almak kendisi için yıldızların bir şey gösterip göstermediğini sordu. Ona, benim fikrime göre ise, Lahsa halkı ve bedevilerin, o bir yıl boyunca asla tapınma abdesti almayan halk olarak, herhangi bir kimsenin dinsizliğe yakınlığı kadar yakın olduklarını söylemenin uygun bulunduğunu anlattım. Kayda geçtiğim bu şeyler benim kendi deneyimlerime dayanıyor, yanlış söylentilere değil. Çünkü ben birbirini izleyen dokuz ay boyunca ve ara vermeden onların arasında kaldım.”
“Sütlerini içemiyordum ve her ne zaman içmek için su istesem, yerine  bana süt sundular. Ben süt değil su ricasında bulununca da bana, ‘her nerede su görürseniz, onu orada rica ediniz’ diyorlardı. Onlar bütün ömürleri içinde bir hamam ya da akar su asla görmemişlerdi.”
“Şimdi artık kendi öyküme döneyim: Yamama’dan Basra’ya gitmek üzere yola çıktığımda, sulu ve susuz bazı yol konaklama yerlerine uğradım. 443 Hicri yılın 20 Şaban’ında (27 Aralık 1051) Basra’ya vardık.”(W.M. Thackston, Jr., Naser e-Khosraw’s Book of Travels (SAFARNAME), State University of New York, Press, State University Plaza, Albany, N.Y.,1986, s.86-90)

BABAİLER VE BABAİ AYAKLANMASI
1239-1240 tarihinde Anadolu’da yükselen, Baba İlyas-Baba İshak ikilisi önderliğindeki toplumsal başkaldırıyı, büyük halk ayaklanmasını, Aleviliğin ihtilalci siyasetlerinden Babailik yaratmıştır. Babailik toplumsal halk hareketi, Babek-Hurremi ve Karmati- Mazdek komünizmi ihtilalci geleneğinin Anadolu’daki yansımasıdır.
Ernst Werner: “Babai ayaklanmasının, Türkmenliğin artan öneminin ve Sultanlığın feodal çözülüşünün ifadesi olduğu söylenmelidir. İsyan aynı zamanda anti-feodal özellikler edindi ve böylece bir sınıf savaşı kimliğine büründü.”diyor.(E.Werner, Çevirenler: O.Esen-Y.Öner, Büyük Bir Devletin Doğuşu, İstanbul-1986,s.98)
Babai ayaklanmasını sadece Türkmenliğin artan önemine bağlamak doğru olamaz. Çünkü Babai Hareketi içinde Türkmen boyları çoğunluğu oluşturmakla birlikte Kürtler, Ermeniler, başka Hristiyan gruplar da bulunuyordu, yani ezilen ve baskı altındaki halk sınıflarıydı onlar.  Selçuklu Sultanı ve Emirlerinin (feodal beylerin) ordularında da Türkmenler vardı ve Sultanlığa başkaldırmış Türkmenlerle çarpışıyorlardı. Eğer Türkmenlik belirleyici olsaydı, kılıçlarını soydaşlarına değil, toptan feodallara çekerlerdi. Gerçekte çekenler olmadı değil; bazıları isyancıların yanında yer aldı, bazıları da kaçıp uzaklaştı, beylerini terkettiler. Ama nedenlerinin Türkmenlikle değil, inançla ilişkisi vardı. Nevarki, yukarıda anlattığımız gibi Babek’le savaşmaya gönderilen Halife ordusundan ayrılarak, 20 bin kişilik birliğiyle  karşı tarafa geçen, Noktay benzeri bir Türkmen Emir katılmamıştı Babai saflarına. 
Sultanı ve beyleri  Babai isyancılarının elinden kurtarmak, birkaç bin (tarihler  sadece bin yazıyor) demir donlu paralı Frank şövalyelerine kaldı. Savaştan kaçan ya da isyancılara karışan Türkmen askerleri de tıpkı Babailer gibi, Baba İlyas’ın  “Baba Resullah, yani Allahın Elçisi Baba” olduğuna  inanmaya başlamış. Herkes onun mucizevi gücünden yardım bekliyor. Getireceği toplumsal adaletle kendilerini kurtaracak ahir zaman Peygamberi olarak görüyordu. Demek ki belirleyicilik, inanç ögesinin örtü olarak kullanılmasında aramanmalıdır.
Çünkü Ortaçağın özelliği buydu; baskı altındaki kitleleri harekete geçirmek için bir peygamberin ortaya çıkması ve onların sınıfsal çıkarlarını koruyup gözlemesi gerekiyordu. Bu da egemen sınıfın din ve inançlarıyla olamazdı. Baba İlyas, o dönemden kalan kaynakların (Dominiken misyoneri Saint-Quentin’li Simon, Suriyeli Arap yazar Sibt al-Cezvi, Süryani tarihçi Bar Harbeus Gregorius Abu’l-Farac’ın yazıları) belirttiği gibi, “Baba Resulullah” olarak ün yapmış; sadece Alevi Türkmen halkın değil, tüm ezilen Sünni ve gayri-Müslim yerleşik ve göçer kırsal topluluklar arasında, “Tanrının Baba’ya göründüğü, ona Sultanlık bağışladığı ve kendilerini kurtaracağı” yayılmıştı. Dönemin merkezi feodal yönetim ve beylerinin baskısı altındaki toplum, onu “Peygamber” kişiliğine büründürerek bir kurtarıcı kabul etmişti.
Gordlevski’nin Babai hareketinde belirleyici tanımlamaları çok yerindedir; “Mazdek öğretisinin yankıları duyulmaktadır” diyor ve sürdürüyor: “Köy, kentin üzerine yürüdü. Kölece çalışmanın perişan ettiği köylülerle, zulmedici feodallar arasındaki karşıtlıktan yükselen gerçek bir sınıf savaşımıydı. Eski düzen, köylüleri,  barış zamanında feodal için çalışmaya, savaş zamanında ise onun uğrunda kan dökmeye zorluyordu” (V.Gordlevski, Çev. Azer Yaran,  Anadolu Selçuklu Devleti, Ankara-1988, s.180)  Belki bu açıklama E.Werner’in, “Sultanlığın feodal çözülüşünün ifadesi” söylemine ışık tutmaktadır.
 Ayaklanmanın gerçek önderi Baba Resul adıyla tanınan ve kutsanan Baba İlyas Horasani’dir. Hareketin örgütlendiği ve yönetildiği karargah Baba İlyas’ın Haraşna’daki (Amasya- Çat köyü) dergahıydı. İnanç örtüsüyle kitleleri peşinden sürükleyen bu büyük sınıf savaşımın planı ve taktik çizgileri burada çizilmiştir. Baba İlyas’ın Anadolu halkları arasına propaganda için dağıtmış olduğu 60 halifesinden en tanınmışı ve hareketin başkumandanı (Server-i leşkeran) ise Baba İshak’tır. Şami, yani Şamlı lakabını taşıyan, Adıyaman yöresinde yaşamış ve propagandasını yürütmüş olan Baba İshak, olasılıkla Şam Bayadı Türkmenlerine mensuptu. Ancak onun yerli Hristiyanlardan ya da Kürt kökenli olduğu da ileri sürülmektedir. Baba İshak’tan sonra Şeyh Edebalı, Emircem Baba, Ayna Dövle, Şeyh Osman, Hacı Mihman, Şeyh Edebalı Karaca Ahmet, Geyikli Baba vb. gibi birçok Babai halifeleri bilinmektedir. Bunlar arasında, hareketle ilgili olarak,Türkçü-islamcı yazar ve tarihçilerin ileri sürdüklerinin tam tersine, Hacı Bektaş da öne çıkmaktadır.
  
1 Babai Siyasetinin İnançsal Temelleri
Rum (Anadolu) Selçukluları döneminde feodal beylere (atabeyler, emirler) topraklar sultan tarafından temlik edilmekte ve bunlar  üzerinde yaşayan köylülerden vergi toplama hakkı verilen  yurtlar olarak bilinmektedir. Toprağı  kullanma ile birlikte  -satış, devretme ve miras hakkı kuşkulu- toprak üzerinde özel mülkiyet kurumu doğmuştur. (V. Gordlevski, Çev. Azer Yaran, Anadolu Selçuklu Devleti,  s. 130, 132)
 Bu dönemde büyük zenginlikler feodalların ellerinde yoğunlaşmış olsa da, tarım ürünleri, değiş tokuş edilen ya da satın alınan mallar ve mamul mallar, savaş ganimeti sultana gidiyordu. Sultanın evlenmesi durumunda, ya da başkentte bulunmadığı uzunca bir süreden sonra dönüşünde bu, feodallara duyurulur ve onlar da sultanın sarayına armağanlar götürmek zorundadırlar. Sultan, gezi ve ziyaretleri esnasında geçtiği yerlerde kendisine güzel erkek ya da kadın tutsaklardan, altın dolu keselerden Türk ve Arap atlarından  vb. oluşan  armağanlar topluyordu.
 Tükenmeye yüztutan hazine zaman zaman bağışlarla doluyordu. Feodallar sultana verdikleri haraçları, durumları gittikçe kötüleşen köylülere fazlasıyla ödetiyorlardı. Perişan durumdaki köylüler, dayanılmaz bir zulüm altında bunalıyordu. Feodallar, köylülere, sultanın kendilerine baktığı gibi bakıyor. Böylece ülkede zorbalık ve baskı egemenliği sürüyordu. Elbetteki köylülerin ellerinden ürünlerinin zorla alınmasını devlete şikayet edilmesi sonuçsuz kalıyordu. (V. Gordlevski, agy. S.162-164)
 Böylece Horasanlı Baba İlyas ve Şamlı Baba İshak, feodal hükümete karşı, Sultan I.Alaadin’in son dönemlerinden itibaren (1230’dan sonra) oluşmaya başlayan nesnel koşulların tam olgunlaştığı; feodal beylerin köylü ve konar-göçer halk yığınlarını ağır haraç ve vergilerle canından bezdirdiği son on  yılda yarattıkları ihtilalci Babai Siyaseti’yle, Konya’ya yürümeyi ve iktidarı ele geçirerek  eski düzeni yıkıp, kendi düzenlerini kurmayı amaçlamışlardı.
 Daha önceki yazılarımızda işlediğimiz gibi, İran’da  Zerdüşt ortodoksizmine karşı yükselen heterodoks (aykırı) Mazdekizm’in mutlak eşitlikçi ve paylaşımcı siyaseti,  Heterodoks İslamın (Aleviliğin) içine girip yerleştikten sonra isyanlar, kutsal kişilerin yani Ehlibeyt ve Oniki İmamların öcünü alma  hareketleri olmaktan çıkmış ve kuramsal komünistik ihtilaller niteliğini kazanmışlardı. 9. Yüzyılın ilk yarısında 20 yıl aralıksız süren Babek Hurremi ihtilalci hareketi, onun bir çeşit devamı olan Karmati Alevilerinin ihtilalci siyaseti ile aynı yüzyılın sonlarında, yaklaşık 200 yıl süren  bir devlet kurdurmuştu. Bu Karmati toplulukları, Mazdekizm’den alınıp geliştirilen komünistik düzeni,  kurdukları kale-kentlerinde (Dar al-Hicra kuralları içinde) uygulamışlardı. Aleviliğin Babai siyasetinin de amaçladığı düzen farklı değildi.
 Dönemin kaynaklarının verdiği bilgiler incelendiğinde görülür ki,  Baba Resul’un yaşamı ve ortaya çıkışı Babek Hurremi’ninkiyle, büyük benzerlik göstermektedir. Özellikle Kıbrıs’ta oturan Dominiken misyonerleri şefi Frére Ascelin tarafından Azerbaycan’daki  Mogol komutanı Baycu Noyan’a gönderilen Simon de Saint Quentin’in verdiği bilgiler çok önemlidir.  Bu seyahatı 1246’da Antakya, Adıyaman, Malatya, Sivas ve Doğu Anadolu üzerinden yapan rahip Simon Arapça, Farsça, Tükçe ve Ermenice biliyordu. 6 yıl önce gerçekleşmiş Babai ayaklanmasının bastırılmasına katılmış Frank askerleri,  Türkmenler, yerli Hristiyanlarla konuşarak, bu bilgileri bizzat olayları yaşayan insanlardan öğrenmişti. Simon’un ve ondan 10-15 yıl sonra tarihini kaleme almış,  çocukluğu ve gençliği bu Malatya’da geçen Abu’l Farac’ın anlattıkları ve ayrıca Selçuklu sarayı tarihyazıcısı İbn Bibi’nin yazdıklarını, uyum ve çelişkileriyle birlikte Elvan Çelebi tamamlamaktadır.
 Baba Resulallah olarak  olarak  Baba İlyas Horasani hakkında verilen efsanevi ve tarihsel bilgiler birleştirildiğinde,  Babek Hurremi menakıbnamesi Babekname’dekilerle benzeştiği ortaya çıkıyor. Görülüyor ki,  tam dört yüz yıl sonra Baba Resul , Aleviliğin Babek-Hurremi siyasetini Rum’da (Anadolu’da) aynı bilinç ve inançla uygulamaya girişmiştir.
 Çok kısa bir karşılaştırma yaparak bu benzerlikleri gösterebiliriz:
 Babek Hurremi’ye Cebrail gözükür, Tanrının onu dünyanın sultanı yapacağını söyler. Baba Resul’a köylü kılığında Tanrı (ya da Cebrail) gözükür. Oğlunu kurdun (Kurt aynı zamanda, Paulikien-Bogomil inancında topal Şeytanı simgeler.) elinden kurtarırsa, kendisini Rum’un sultanı yapacağına sözverir. Babek peygamberliğini ilan etmiş ve mucize sahibidir; kılıç kesmez, ateş yakmaz ve düşünceleri-geleceği okur. Baba İlyas zaten Baba Resulallah (Tanrının elçisi, peygamberi) adını taşımaktadır. İnsanlara gelecekten haber verir, hastalıklarını-dertlerini giderir. Kendisine ok ve kılıç işlemez. Babek bir köyde çobanlık yaparak yetişmiş. Cavidan’ın müridi olmuş. Öldüğünde onun yerine getirilmiş ve  liderlik görevini yüklenmiştir.  Baba  Resul da bir ağanın yanında çobanlık yapmış. Ebu’l Vefa yolağından Dede Garkın’ını müridi ve halifesidir. Elbistan ovasında dört yüz halifesini toplayan Şeyhi onu başhalife yapıp, Rum’da (Anadolu’da) göreve salmıştır. Babek zındıklıkla suçlanır; içkili ve kadınların katıldıkları toplantılar, yani geceleri Cemler yapmaktadır. Özel mülkiyet yoktur, Babeki toplumunda herşey ortaktır. Baba Resul da içkili ve kadınların katıldığı  toplantılar, cemler yapan zındık ve inançsız olarak anılır. Mal ve ganimet ortaktır, özel mülkiyet yoktur.  Babek Bağdad’ı ele geçirip halifeliği yıkarak adil ve eşitlikçi bir dünya yaratmak istemiş. Bunun için 20 yıl boyunca mücadele etmiştir… Baba Resul da Konya’yı alıp, Selçuklu Sultanlığını yıkarak halk yönetimini kurmayı ve düzeni değiştirmeyi amaçlamıştır…
 Uzun adıyla Şeyh Şucaaddin Abu’l Baka Baba İlyas Horasani, Anadolu’ya göçetmiş bir Türkmen şeyhi idi. Ama kaynakların hiçbiri Baba İlyas’ın Anadolu’ya gelmeden önceki yaşamından sözetmemektedir. Oğullarından birinin (Muhlis Paşa’nın) torunu Elvan Çelebi, kendisi hakkında yazmış olduğu Mekakıbname’de (Menakıbu’l Kudsiyye fi Menasıbi’l- Ünsiyye, Hazırlayanlar: İsmail E. Erünsal-A.Yaşar Ocak, İstanbul-1984), onun gelişi ve Anadolu’ya yerleşmesi üzerinde bazı ayrıntılar geçmektedir. Elvan Çelebi’ye göre, Dede Garkın’ın baş halifesi olarak Rum’a gelir ve Amasya’ya yerleşir. Sultan Alaaddin’in (1220-1237) onu ziyaret ettiği ve büyük  kerametlerine tanık olduğu için kendisine Çat Zaviyesi’ni vakıf olarak verdiği anlatılır.
 Zaviye vakıfları, Sultan Alaaddin’in, Mogol baskısıyla  Türkistan’dan, Horasan bölgesinden, İran-Irak-Suriye üzerinden Anadolu’ya giren ve Claud Cahen’nın “İkinci göçmen krizi” diye nitelendirdiği zorunlu göçer Türkmen gruplarını Uç’lara (sınırlara) yerleştirme ve teba’laştırma politikasının bir parçasıydı. Alaaddin, genellikle sultan oluşunun ilk 5-6 yılları içerisinde  bol vakıf arazisi dağıtmıştır iktidarını güçlendirmek için. Bu yüzdendir ki, Menakıbnameler ve veli söylencelerinde Alaaddin’in adı çok sık geçer. Her tanınmış evliya türbesi çevresinde, Sultan Alaaddin’in, türbede yatan veli’yi ziyaret ettiği ve kerametlerini görerek ona mürid olduğu söylenceleri yaratılmıştır.
 Yukarıda kısaca değindiğimiz Saint Quentinli Simon’un  anlattığına göre, Baba İlyas’a Tanrı, çok perişan ve fakir bir köylü kılığında görünüp, ondan oğlunu kapan kurttan kurtarmasını istemiş. Baba bunu gerçekleştirince, köylü ona Tanrı olduğunu söyleyerek, karşılığında  kendisine Sultanlık bağışlamış. Hemen harekete geçmesini istemiştir.
 Demek ki Baba İlyas, propagandasını, Tanrının insanları kurtarmak için gönderdiği peygamber olarak yapıyordu. Süryani Abu’l Farac, “Dünya Tarihi”nde  “Baba, diyor, hakikaten Allahın peygamberi olduğunu söyleyerek, Muhammed’in yalancı olduğunu ve Peygamber olmadığını iddia ediyordu. Birçok Türkmenler ona inandılar…Bu adam ihtiyar  İshak adındaki müridini Roma (Rum) diyarının hududu üzerindeki Hısn Mansur’a (Adıyaman çevresi) gönderdi ve onun burada halkı kendi peygamberliğine inanmaya davet etmesini istedi. ” ( Gregory Abu’l Farac, Abu’l Farac Tarihi II, İngilizceden çeviren: Ömer Riza Doğrul, 2.Baskı, Ankara-1987, s.539-540) 
 Baba İlyas’ın “Peygamber olarak ortaya çıkma” eyleminden iki önemli nesnel olgu çıkarıyoruz:  Tanrı-İnsan bütünlüğü ve Tanrının insan olarak görünüm alanına çıkması (epiphaneion), insanlaştırılması. Tanrıyı köylü kılığında tanımlama, köylü kitlesinin, yani halk çoğunluğunun yüceltilmesi, tanrılaştırılması olarak algılanmalıdır. Bu çoğunluk, yani halk herşeyin mutlak sahibidir, herşeyi yapmaya gücü yeter. Yönetim erki de onundur, o kullanır ancak. Biz, Tasavvuftaki “Enelhak (Tanrı benim)” inancının bir çeşitlemesi olan “El-Hakk-u Hüv-el Halk, v-el-Halk-u Hüv-el Hakk (Tanrı Halk’tır, Halk de Tanrıdır” söyleminin, bir veli tarafından uygulamaya konulması olarak görüyoruz.  Bu bağlamda Halk’ı, Hakk’ın gölgesi ve örtüsü olarak yorumlayan tasavvufi görüşlere rağmen sonuç değişmiyor. “Halk Hakk’ın gölgesi ve örtüsüdür’ yorumu da, Ortodoks İslamın (Sünnilik) devlet ve iktidar anlayışına taban tabana zıttır ve Halk demokrasisi anlayışıdır. Çünkü Şeriat yönetiminde: mutlak iktidar Allahındır. Ancak yeryüzündeki gölgesi ve paygamberin vekili halifeye devretmiştir. Bütün müslümanlar Halife’nin teba’sıdır.”(İ.Kaygusuz, Görmediğim Tanrıya Tapmam, İstanbul-1996, s.80-81)  Demekki, Malik-i Mülk (mülkün, dünyanın sahibi), Hakk ile eşitlenen Halk’tır. İktidar doğrudan halkındır. Baba İlyas yorumladığımız  bu inancıyla oluşturduğu siyasette, örnek aldığı Babek Hurremi’den daha ileridedir..

Abu’l- Farac’ın, “Baba İlyas’ın Muhammed’in yalancı olduğu, peygamber olmadığını ileri sürdüğünü” yazması, Hristiyanlığın ortodoks mezheplerinin Muhammed hakkındaki düşünceleridir. Baba İlyas, Muhammed’e ne yalancı demiş ve ne de onu yadsımıştır. Böyle yapması, her inanç, din ve milliyetten (feodalların ezdiği) halk kitlelerini ayaklanmaya çağırma siyasetine aykırı düşerdi. Onun düşüncesi, Karmati lideri Abu Tahir Süleyman’ın bilinen en büyük  eylemi  olan 930 yılında Mekke’yi basarak, kutsal sayılan Cennetten geldiğine inanılan Hacer el-Esved (kara taş) yerinden söküp  başkenti Al Ahsa’ya götürmesindeki inanç anlayışıyla ilişkilidir: Ortodoks İslam çağı ve Muhammed’in peygamberliği artık sona ermiştir. Her çağın halk ve insanlık önderi, o çağın hem imamı (velisi), hem peygamberidir. İnsanlığı bunlar kurtaracak, halkları ezen zalimleri ortadan kaldırarak; dünyayı insanca kardeşçe yaşanır ve ortakça-eşitçe  yararlanılır duruma getirmek onların görevidir. İşte ikinci önemli sonuç  ya da nesnel olgu budur. Baba Resullah, proto-Alevilerden Karmati’lerin  inanç ve düşünceleri ve onların devamı olan Nizari İsmaililerin Alamut lideri Hasan Sabbah inanç anlayışıyla harekete geçmiştir


2 Babai Siyasetinin Yükselişi ve Ayaklanma Hazırlığı
Köylü Tanrıdan(!) aldığı buyruk üzerine Baba Resul harekete geçmişti. Ünü yayıldıkça yayılıyordu. Baba İlyas’ın peygamberliği ve ahir zaman kurtarıcılığının kanıtları olarak ermişliği, gayptan (bilinmezlikten)  haber verişi, vecd halinde tanrıyla ve meleklerle söyleşisi üzerinde bir dizi öyküler Kızılırmak kıvrımından Fırat havzasına ulaşmıştı. Halk akın akın dergahını ziyarete gelmeye ve dertlerine sıkıntılarına ondan derman aramaya başlamışlardı…

Baba propagandasını, başlangıçta, yetiştirdiği ve kendisine candan bağlı halifeleri ve güvendiği müritleri aracılığıyla, heterodoks İslam (Alevi) inançlı  göçebe ve yerleşik köylüler arasında yaptırıyordu. Önce onlara inançlarına uygun düşen zamanın kurtarıcı İmamı-Mehdisi olduğuna, peygamberliğine inandırması ve güvenlerini alması gerekiyordu.

A.Yaşar Ocak’a göre Babai propagandacıları şu iki bölgede çalışıyorlardı:
1)Baba İlyas’ın zaviyesinin bulunduğu Amasya, Tokat, Çorum, Sivas ve köyleri
2)Güneydoğu Anadolu’da Marş, Kefersud, Malatya, Elbistan ve çevresi. Bu ikinci bölge Ağaçeri, Döger ve Bayad Türkmen yerleşim alanlarıydı. Bölgede dinsel inançlar çok çeşitlilik ve karmaşıklık gösteriyordu. Buradaki bir üçüncü  öge, Selçuklu ordusundan büyük darbeler yemiş ve dağıtılmış olan Harezmi’lerdi. Bunlar Selçuklu Eyyubi sınır bölgesinde hareket halindeydiler. Yol kesip soygunlar yapıyor ve sürekli düzen bozan saldırılarda bulunuyorlardı.  Baba İlyas onları da memnuniyetsizliklerinden yararlanıp, yanına çekmek için Harran ve Ruha’ya (Urfa) elçiler gönderdi. Bu bölgelerin tümü Baba İshak’ın yetkin ellerine verilmişti (A.Yaşar Ocak, La Révolte de Baba Resul ou La Formation de l’Hétérodoxie Musulmane en Anatolie auXIIIe Siecle, Ankara-1989, s.62-63)

Elvan Çelebi, babasının dedesi Baba İlyas Horasani’yi devlete başkaldırmış biri olarak göstermemek ve onu temize çıkarmak için tüm kabahatları yüklediği Baba İshak’ı, ‘İshak-ı Şami ’ diye anmaktadır. Bu onun Şamlı olduğunu göstereceği gibi, yukarıda söylediğimiz gibi, Şambayadı Türkmenlerinden  olduğunu da belirleyebilir. 

Ayaklanmayı anlatmaya geçmeden önce, burada Baba İshak’ın İsmaililerle ilişkisi konusuna kısaca eğilmek istiyoruz. Hüseyin Hüsameddin’in kaynak göstermeden, Baba İshak’ın Baba İlyas’a mürit olmadan önce İran’da Hand Alaaddin İbn Muhammed adında bir İsmaili şefinin yanında eğitilip, yetiştirildiğini ileri sürmesi pek dikkate alınmamaktadır. (A.Yaşar Ocak, agy. s.63) Bize göre, kaynak göstermemiş olsa da yazarın böyle bir duyumu yazmış olması önemlidir. Olasıdır ki eski bir  kaynakta görmüştür. Biz böyle bir organik ilişkinin doğru ve varolduğunu düşünüyoruz. Hatta, bizzat Baba Resullah’ın (Baba İlyas) kendisi ve şeyhi Dede Garkın’ın yolağını sürdürdüğü Abul Vefa’nın, Irak’tan Azerbaycan-Daylem’e ulaşan bölgelerde tanınan bir Fatımi İsmaili Dai’si olduğu İsmaili kaynaklarında yazılıdır. Baba İshak’ın İsmaili merkezi Alamut’a gönderilmiş ve orada yetişmiş olması çok doğaldır. Ayrıca Hüseyin Hüsameddin’in sözünü ettiği Alaaddin Muhammed, herhangi bir İsmaili şefi değil, tam 34 yıl Alamut Nizari İsmailileri devletini yönetmekte olan büyük İsmaili imammıdır. 1221’den beri başında bulunduğu Alamut (sosyalistik) federatif devleti, Suriye, Irak, Azerbaycan, Horasan-İran’da bulunan yüzlerce kaleleriyle –ki sadece İran’da 360 kalesi olduğu söyleniyor-, ekonomik ve askeri yönden en güçlü dönemini yaşıyordu. Dahası, Selçuklu Sultanlarının Alamut’a her yıl belli miktarda vergi verdiklerini yine İsmaili kaynaklarında görüyoruz. En büyük Selçuk Sultanının da Alamut’a vergi vermiş olması düşündürücü değil midir?:

“1227 yılında ise Suriye baş dai’si Mecdeddin Rum Selçuklu  Sultanı Alaaddin Keykubat’a elçisini gönderip ondan Sultanlık tarafından Alamut’a her yıl düzenli gönderilen 2000 Dinarı talep etti. Sultan bir süre onu oyaladı ve Alamut yöneticisine (Alaaddin Muhammed III (1221-1255) danıştı. Alamut İmamı, Suriye şefinin talebini onaylayarak, verginin Suriye İsmaililerine verilmesini söyledi. Bunun üzerine vergi Suriye İsmaili topluluğuna gönderildi.” (Al Hamawi, al- Tarikh-i al-Mansuri, s.340’dan aktaran Farhad Daftary, agy. s.420)
 Kısacası Hacı Bektaş’ın da başından beri içinde ve stratejik katkılarda  bulunduğu Baba İlyas ve Baba İshak’ın yönettiği Babai Halk hareketinden Alamut’un habersiz olduğu düşünülemez. Baba İlyas’ın dahi Dede Garkın’ın yerine geçirilmiş bölge baş dai’si olması bile çok mümkündür. Dolayısıyla Alamut’tan ve oraya bağlı Suriye İsmaili kalelerinden yardım gelmiş olması da çok doğaldır.      
  Yukarıda kısaca değindiğimiz gibi, Baba İlyas hareketinin kuramsal temeli, zaten Aleviliğin siyasetlerinden – ya da türevlerinden- olan Babek-Karmati-İsmaili öğretileri üzerinde kurulmuştur. Kuramsal olarak “Mazdek komünizmi” ile ilişkilidir. Bu bile  gösteriyor ki, Horasan’dan geldiği bilinen gerek Baba İlyas Horasani’nin ve gerekse onu görmeye gelen Hacı Bektaş Horasani’nin Nizari İsmaili toplulukları ve Alamut devletiyle  ilişkilerinin varlığı sugötürmez doğruluktadır. Şimdilik sadece değindiğimiz bu konuyu, Nizari İsmaililer üzerinde araştırmalarımızda ayrıntılamaya çalışacağız.

1230’lu yılların ortalarında ayaklanmanın hazırlık dönemi tamamlanmış ve sonlarına doğru Baba İshak Güneydoğu Anadolu’da  propaganda eylemlerine yoğunlaşmış olmalıydı. Çok büyük olasılıkla İsmaili  fedailerinden yardımcıları da  bulunmaktaydı bu propaganda eylemlerinde. Ayrıca Besni, Adıyaman çevresine 70-80 yıl önce Karmati gruplarının gelmiş oldukları ve  yerleşip buralarda kaldıklarını da gözönünde tutmak gerekir.

Kuzeydeki Çepni, Karaman, güneydoğudaki Ağaçeri, Döger, Bayad Türkmenleri kadar, Sünni Türk ve Kürt boyları ve Hristiyan gruplar arasında da propaganda yapılıyordu. Elvan Çelebi’ye göre Baba İlyas, Baba İshak’a kendi adına propaganda yapmak ve otoritesi altına çekmek için destur vermişti. Kendisini temsil eden simgesi ise Baba İshak’ın başına  giyirmiş olduğu kızıl börküydü. Böylelikle halka güven sağlıyordu. Propaganda çok bilinçli bir biçimde üç yönde sürdürülüyordu:
Baba İlyas’ın Peygamber  ve kurtarıcılığı altında Kıyam’a durma (ayaklanma); dünyanın sonunu getiren kötüler ve zalimleri yokedip, yeniden yaratarak devr-i daimi (dönüşümü) sağlamak canı ve malı bu uğurda harcanacak (Alevi inançlı halklara). 
Sultan Gıyaseddin Keyhusrev, Sünni müslüman olarak Muhammed’in şeriatın koşullarını yerine getirmemekte, içki ve işret sofralarında  eğlenmekten başka bir iş yapmamaktadır, dinden çıkmıştır (Sünni inançlı halklara).
Beylerin elinden alınacak topraklar, hayvan sürüleri ve elde edilecek diğer bütün ganimetler, ayaklanmaya katılan kim olursa olsun, ayırım yapılmaksızın eşit paylaştırılacaktır (Gayrimüslim halklara).
Ayrıca insanların bireysel dertlerine çareler buluyor, hekim gibi hastaları iyileştiriyor, hakim gibi davalara bakıp aralarını düzeltiyordu. Böylece Baba İshak ezilen baskı gören her din ve inançtan, milliyetten insanlara güven vererek akıl ve bilincini harekete geçirmiş oldu. Baba İlyas için çevresinde kadınlı erkekli çok sayıda insan topladı. Konar göçer Türkmenler sürülerini, diğerleri ellerinde neleri varsa satıp silah alıyorlardı.  Baba Resul’dan haber geldiğinde ayaklanma başladı. Baba İshak’ın dışında, Vilayetname’deki bazı keramet söylencelerinin yorumundan dahi Hacı Bektaş Horasani’nin ayaklanmaya katıldığını ve hatta onun katılımından sonra hareketin batıya doğru genişlediği ve hazırlıkların hızla doruk noktasına ulaştığını sonucu çıkartabiliyoruz.


3 Horasanlı Hacı Bektaş’ı Rum Erenlerine Baba İlyas mı göndermişti?
Hacı Bektaş, Elbistan ovasında Dede Kargın’la görüşüp-halleşerek ona halife olmuştu. Son araştırmalarımızda vardığımız sonuca göre, otuz yaşlarındaki genç İsmaili dai’si olarak batıni derviş Hacı Bektaş’ın bir kaç yıllık gezi ve propaganda görevinin arkasından son durağı Rum diyarı, yani Anadolu’dur. Ancak onu Anadolu’ya gönderen Ahmet Yesevi ya da onu izleyen çevre değil, Alamut İmamı Alaeddin Muhammed III (1221-1255) olmuştur. Alamut’tan Horasanlı Baba İlyas’a yeni bilgiler getirmiş ve onun hizmetine girmiştir.

Bu propaganda döneminde  batıni dai’si Hacı Bektaş’ı, ya bizzat Baba İshak’ın kendisi Baba İlyas’a götürdü, ya da yanına adamlar katarak gönderdi. Vilayetname  bunlardan açıkça sözetmiyor. Ancak Aşık Paşaoğlu (1481), Elvan Çelebi(1358-9), Ahmet Eflaki(1353) ve Mehmet Neşri(1492)’deki kısa bilgilerle ve Vilayetname (1480’li yıllarda) söylencelerindeki özü birleştirdiğimizde, gerçekler aydınlığa çıkıyor.
“Hacı Bektaş’ın Anadolu’ya gelmesini beyan edeyim.”diyen Aşık Paşaoğlu sürdürüyor: “Bu Hacı Bektaş Horasan’dan kalktı. Bir kardeşi vardı, Menteş derlerdi. Birlikte kalktılar. Anadoluya gelmeye heves ettiler…O zamanda Baba İlyas  gelmiş, Anadolu’da oturur olmuştu. Meğer onu görmek isteğiyle gelmişler. Onun dahi hikayesi çoktur.24Hacı Bektaş kardeşiyle Sivas’a, Sivas’tan Baba İlyas’a geldiler. Oradan Kırşehir’e, Kırşehir’den Kayseriye geldiler..Hacı Bektaş kardeşini Kayseri’den gönderdi. Vardı Sivas’a çıktı. Oraya varınca eceli yetişti onu şehit ettiler…” (Aşık Paşaoğlu Tarihi, Haz. Atsız, 2. Basım, Ankara-1992, s.164-165)

Hacı Bektaş Veli, Aşık Paşaoğlu’nun belirttiği gibi Baba İlyas ile görüştükten sonra, kardeşiyle birlikte önce Kırşehir’e, sonra Kayseri’ye gitti. Bize göre keyfince gitmedi; Baba İlyas Horasani tarafından, Rum erenlerine Peyik (elçi) hizmetiyle gönderildi. Nasıl mı? Vilayetname’nin söylencesel dilinden dinleyelim:

“Hünkar Hacı Bektaş Veli Rum ülkesine yaklaşınca mana aleminden Rum erenlerine: ‘Selamlar sizin üzerinize olsun Rum’daki erenler ve kardeşler’ diye selam verdi. 57 bin Rum ereni sohbet meclisindeydi. Rum’un gözcüsü Karaca Ahmed’di.’Hünkar’ın selamı, Fatma Bacı’ya malum oldu. Bu kadın Sivrihisar’da Seyyid Nureddin’in kızıydı; henüz evlenmemişti; sohbet meydanındaki erenlere yemek pişirmekteydi. Karaca Ahmed de Seyyid Nureddin’in müridiydi. Fatma Bacı ayağa kalkıp, Hünkarı’n geldiği yöne dönerek elini göğsüne koydu ve üç kez ‘dedi selamını aldım’, yerine oturdu.’Meclistekiler: ‘Kimin selamını aldın?’ dediler. Fatma Bacı: ‘Rum ülkesine bir er geliyor. Siz erenlere selam verdi; onun selamını aldım.’ dedi. Erenler: ‘Sözünü ettiğin er nereden geliyor?’ diye sordular. Fatma Bacı: ‘Kendisi Horasan erenlerindendir. Ama şimdi Beyt-Allah tarafından geliyor…”  (Vilayetname, Haz. A.Gölpınarlı, s.18; Haz.E. Korkmaz, s.37-38)

Görüldüğü gibi burada (Kayseri ya da Eskişehir çevresinde), Karaca Ahmet’in gözcülüğü altında bir toplantı yapılmaktadır. İlkdönem Osmanlı tarihyazıcılarından Tarihçi Ali, Künh-ül Ahbar’da: “Ol tarihte Rum erenlerinin şöhretli kutbu Karaca Ahmed Sultan idi. Çağında  elli yedibin müridi onun emrindeydi…Sivrihisar’da oturan Seyyid Nureddin adında bir zatın terbiyesinde seccade-nişindi…” diye yazmaktadır. Şakaayik’ te ise Horasan’da bir şahın oğlu olduğu ve cezbeye kapılarak Rum ülkesine geldiği belirtilir.(Doç.Dr. Bedri Noyan, Alevilik Bektaşilik Nedir?, 2.baskı, Ankara-1987, s.510-511; Mehmet Şimşek, Hıdır Abdal Sultan Ocağı, İstanbul-1991, s.68)

Bu toplantıda elli yedi bin er ya da mürid  biraraya gelmiş  olabilir miydi? Yoksa bu sayıyı oluşturan aşiret ve oymakların  temsilcileri, yani dedeleri, önderleri mi bulunmaktaydı? Bu büyükler kendi kabileleri  soydaşları adına konuşup tartışıp karar alıyorlardı belki. Karaca Ahmet Sultan Gaziyan-ı Rum’ un baş erlerinden biri olacaktı daha sonra. Toplantıda Seyyid Nuredddin’in kızı Fatma Bacı’nın görevli bulunduğu görülmektedir. Bu Fatma Bacı’nın  daha sonra Alevi-Bektaşi literatüründe Hatun Ana, Fatma Nuriye, Kutlu Melek, Kadıncık Ana diye anılacağını ve Bacıyan-ı Rum’ un baş bacılarından olacağını biliyoruz. (Aşık Paşaoğlu, agy. S.165)

Yeniden Erenler meclisine dönüp, girişteki sözümüzü genişleterek yineleyelim: Hacı Bektaş’ın Rum’daki erenlerini ziyarete gelişinin amacı; Karaca Ahmed Sultan’ın 57 bin müridiyle, yani kendisine  candan bağlı  57 bin kişilik gücüyle, Baba Resul’un Suriye ve Anadolu’da her kavimden, her dinden edinmiş olduğu 72 bin müridini, yani bu denli insan gücünü birleştirmenin yollarını aramaktı. Bize göre, Kırşehir, Kayseri, Sivrihisar-Eskişehir gibi Rum’un batısındaki kentlerin çevresindeki Türkmen yığınlarının önderleri, başkaldırı  arifesinde kendileriyle birleşmesinin tezelden sağlanması gerekiyordu. Genç bilge ve ermiş, yedinci İmam Musa Kazım’dan inme Horasanlı  batıni dai’si Hacı Bektaş aracılığıyla birleşmeye çağrılıyorlardı.

Bu büyük toplantının, Baba İlyas’tan daha önce gelen bir haber üzerine yapılmış olması da olasıdır. Urfa-Samsat, Adıyaman, Maraş ve Malatya’dan Amasya’ya Tokat’ a uzanan bölgelerdeki  kaynaşma ve gelişmelerden de habersiz olamazlardı.

Hacı  Bektaş Veli kuşkusuz, Vilayetname’de anlatıldığı gibi buraya ne  güvercin donunda ve ne de tek başına gelmiş bulunuyordu.  Olasıyla  Baba İlyas’ın yanına kattığı bir bölük insanla birlikteydi. Ancak toplantının gözcüleri onları görüp, yukarıda açıkladığımız üzere gerekli yerleri bilgilendirmişlerdi. Ancak söylencesel anlatımla dışavurulanlar, gelenlerin hiç de dostça  karşılanmadıklarını gösteriyor. Bu gelenlere, çıkarcı bir yaklaşımla karşı koyanlar vardır :
“Ne yapmalı ki Rum ülkesine girmesin?  Girerse ülkeyi elimizden alır. Herkesi kendisine bağlar; artık bize ekmek kalmaz. Kanat gerip yolu tutalım.” diyorlardı. 

Erenler toplantısında Fatma Bacı, onun Beytullah, yani Allahın evi olarak nitelenen Kabe’den geldiğini açıklıyordu. Bu Mekke’deki İslam  Kabesi değildi; Baba İlyas’ın Amasya’daki dergahıydı Beytullah, yani şimdi bağlı bulunduğu Pirinin kapısıydı. Alevi inancında Kabe insan gönlüdür, insandır; bir talip pirini, mürşidini evinde ziyaret etse, Hac yerine geçer.

Kaynakların hemen hepsinin Karaca Ahmet Sultan’ın “Horasan şahlarından birinin oğlu olduğunu” söylemesi, onun gerçekten Bektaş’ın yaşlarında ve bir bey oğlu olduğunu gösterebilir. Belki de Horasan’dan tanışıklıkları vardı. Rum’un batısı Karaca Ahmet’ten  soruluyordu ve aynı zamanda bir hekimdi. Kendisine  bağlı elli yedi bin müridiyle çok büyük bir güçtü. Rakip bir önder tehlikesi her an varolabilirdi. Horasanlı Hacı Bektaş bu sırada devreye sokulmuştu.

Hacı Bektaş, Karaca Ahmet Sultan’ın kişiliğinde bilgi, görgü, inanç ve ikna gücüyle elli yedi bin Rumlu Erenler topluluğunu kendisine bağlamış ve  peşinden çekip götürmüştür. Zaten Karaca Ahmet’in, Orhan dönemine dek yaşadığı ve Babailerden olduğunda Osmanlı tarihyazıcıları hemfikirdirler


 4 Ayaklanma  Süreci ve Yapılan Savaşların Seyri
Baba İlyas’ın ününün yayılması, halifeleri ve müritlerinin onun adına yaptıkları propagandalar, Selçuklu Sultanı Gıyaseddin Keyhusrev II’ye ulaştrılır. Elvan Çelebi’nin anlattığına göre Çat’ta kadılık yapan va Baba İlyas’ı çekemeyen Köre Kadı tarafından ihbar edilmiştir. Anlatılan öyküde Köre Kadı,  Baba Resul’un, Ali’nin Düldül’üne eş olarak değerlendirilen Boz atını ister. Atı alamayan Kadı Sultan’a durumu bildirir. Sözde Baba İlyas’a karşı, iftira attığı için, Sultan Haraşna (Amasya) kalesine ordusunu sefere çıkarır.

Gerçekte, ayaklanma hazırlıkları ve hareketin başı öğrenilmiş. Başlamadan bitirmek için kurnazca  bir ‘yılanı baştan ezme’ taktiği uygulanma yoluna gidilmiştir. Anlaşılıyor ki, çok bilinçli yapılmakta olan propaganda ve hazırlık aşaması henüz sona ermemiş, ayaklanma hareketi Baba Resul’un istediği biçimde olgunlaşmamıştı. Elvan Çelebi’nin dizelerinde Sultan Gıyaseddin’in niyet ve buyrukları şöyle yansıtılıyor :
“    …Didi ol Kör herze vü hezeyan
486 .Şöyle kim fitne kıldı Sultanı
         Sultan aydur beglerim kanı
487. Hazır olur kamu gelür yir öper
         Aydur iy beglerüm gerek ki sefer
488. Kılasuz düşmenüm belirdü tiz
        Anı kırmaga eylemen temyiz
489. Tahtuma tacuma nazar kılmış
         Kendüyi hem Resul-i Hak bilmiş…
494. Tacumı tahtumı diler kim ala
        Yani ben olmıyam Melik ol ola…
497. Nişe ol kasd-ı taht u baht kıla
        Yani benden diler bu mülki ala 
498. Varun eyle bunları garet idün
        Şöyle kim var durur hasaret idün
499. Bunlara kimse mani olmasun
        Öyle varun kim nesne bilmesün
500. Eyle kim cadula imiş bunlar
         Bilse sizi kırar imiş bunlar
501. Çün vasiyyet bu sureti dutdı
         Begler ü leşker-i ahuru gitdi” (E.Çelebi, Menakıbu’l Kudsiyye… s.42-44) 

Görüldüğü gibi Selçuklu Sultanı Baba İlyas’ın Peygamberliğini ilan ettiğini öğrenmiş. Tacını, tahtını yitireceği ve mülkünden olacağı endişesi içerisinde beylerini toplayıp, kimseye duyurmadan sessiz sedasız zaviyesine baskın yapıp,  Baba İlyas ve çevresindekilerini yoketmelerini (hasaret idün, diye) buyuruyor. Beyleri ve bir süvari birliğini (leşker-i ahuru) Amasya’ya gönderiyor.

Bunu haber alan Baba İlyas seksen yandaşıyla zaviyeyi terkedip Haraşna kalesine sığındı ve orada gizlenerek savunma hazırlığına girişti. Öbür yandan bir yolunu bulup Kefersud’da isyan hazırlıklarını sürdüren Baba İshak’a haberci çıkarmıştı.


 4. a Baba İshak Selçuklu Ordularını Peşpeşe Yeniyor      
Haberi alan Baba İshak ayaklandırdığı güçlerin başına geçerek Kefersud’dan hareket etti. Hısn-i Mansur (Adıyaman), Gerger ve Kahta üzerinden ilerlemeye başladı. Kadın erkek, genç yaşlı eli silah tutan herkes savaşa katılmış, onun peşinden Baba Resul’u görmeye gidiyolardı. İbn Bibi’nin tanımlamasına göre, büyük çoğunluğu “Siyah libaslı, kızıl börklü ve ayağı çarıklı Türkmenlerdi” bunlar ve heterodoks islam (Alevi) inançlıydılar. Yolun üzerinde bulunan yerleşim alanlarını yakıp yıkarak, talan ederek ve Baba İlyas’ın peygamberliğini kabul edip kendilerine katılmayanları öldürerek ilerliyorlardı. İlerledikçe sayıları da artıyordu. Malatya valisi Muzafferuddin Alişir Selçuklu ve Hristiyan paralı askerlerden bir orduyla Baba İshak’ı karşıladı. Yapılan meydan savaşında yenildi ve tüm ağırlığını bırakarak Malatya’ya geri çekilmek zorunda kaldı. Kürt ve Germiyanlardan oluşturduğu ikinci bir orduyla Elbistan ovasında saldırdıysa da, Baba İshak’ın yeni katılımlarla güçlenmiş ordusu tarafından bozguna uğratıldı.

Amasya’ya doğru, karşıkoyanları öldürerek, engellenemez biçimde ilerliyorlardı. Sivas’ı alıp İğdişbaşı Hurremşahı ve diğer beyleri de öldürdüler. Babailerin bu başarısı karşısında bölgenin gayrimemnun halkları da onlara katıldı. Sivas çevresinde yaşayan Karamanlı ve Canik ve Sinop çevresinde konar-göçer yaşayan Çepni Türkmenleri de onlara katıldılar. Talanlardan ve ganimetten pay almak isteyen işsiz güçsüz, yoksul gruplar, herkes katılıyorlardı. Babailer Tokat’ı aldıktan sonra Amasya bölgesine girdiler.

Bu sırada Sultan Gıyaseddin Keyhusrev II korkusundan başkent Konya’yı terkedip Kubadabad’a çekildi. Hacı Mubarızüddin Armağanşah kumandasında büyük bir ordu Amasya’ya gönderilmiş bulunuyordu. Bu ordu Amasya kalesinde savunma durumunda olan Baba Resul’u tuzağa düşürerek savunma gücünü kırdı. Simon de Saint Quentine’nin anlattığına göre çok kanlı çarpışmalar oldu. Selçuklu ordusunun silahlarıyla yaralanmıyacaklarına inandırılmış müritleri yakınlarını kaybettikçe Baba İlyas’a sormaya başlamışlardı. O da Tanrıya: “Tanrım ne yapıyorsun, uyuyor musun sen? Hani bana söz vermiştin!”diye sitemde bulunuyordu. Armağanşah bu kuşatmada Baba İlyas’ı yakalatıp Amasya kalesine astırır. Ayrıca savaş meydanında mızrakla ya da boğularak öldürüldüğüne dair farklı görüşler vardır. Elvan Çelebi ise, yakalanıp hapse atıldığı ve kırk gün sonra  Boz at duvarı yararak onu kurtarıp göğe uçurduğunu  anlatmaktadır.

Baba İshak’ın kumandası altında Babai kuvvetleri Tokat’tan Amasya’ya ulaştıklarında  Baba Resul’un kalede sallanan cesediyle karşılaşınca çılgına dönmüşlerdi. Aylardır onu görmek, ona ulaşmak için yatağını yakıp yıkan, silip süpüren bir sel gibi Amasya’ya akmışlardı. “Baba Resulallah! Baba Resulallah!”diye bağırarak saldırıp Armağanşah’ın ordusunu darmadağın ettiler ve kendisini yakalayıp öldürdüler. Arkasından artık Konya’nın yolunu tutmuş bulunuyorlardı

Gıyaseddin Keyhusrev bu büyük yenilginin ardından, Erzurum’daki sınır boyu kuvvetlerini, Emir Necmeddin kumandasında Babailerin üzerine sevketti. Altı gün içinde Sivas’a ulaşan bu ordu Türk, Gürcü, Kürt ve Frank askerlerinden oluşturulmuştu. Sivas’tan Kayseri’ye, oradan da Kırşehir’e geçen Selçuklu ordusu Babaileri beklemeye başladı.

Babai kuvvetleri, Baba İshak’ın başkumandanlığında Kayser’iye yaklaştıklarında, Ziyaret adı verilen yerde Selçuklu ordusuyla yaptığı kısa bir çatışmayı da kazandıktan sonra Kırşehir’e doğru ilerlemeyi sürdürdüler. Elvan Çelebi Kırşehir yakınlarında Kendek civarında kısa bir çarpışmadan daha sözetmektedir.(1993. Bir yine lu’b nice vakidir/Şol ki Kendek’te ceng-i sultani) Ancak her nedense A.Yaşar Ocak bunu görmezlikten gelmiştir. Bu bölümde Babai şeflerinin, bir toplantı yaptıklarını ve başından beri hareketin içinde olan Hacı Bektaş’ı sonu yaklaşmış ayaklanmanın dışına çıkarma kararı aldıklarını görüyoruz. Bizzat Babai “askerlerin yiğit başkumandanı” Hacı Bektaş’a bu kararı bildirerek, onun Kendek’e çıkıp Bereket Hacı’yı ziyaret  etmesi, (2011. Server-i leşkeran ol şehbaz/Hacı Bektaş diyu gelir avaz, 2012. Kendek’e çık seni selamet bil/Bereket Hacı’yı ziyaret kıl) yani onun yanına gitmesini istemiştir.

Babailer Kendek’ten sonra Malya ovasına ulaşmışlardı. Bütün ağırlıklarını, sürülerini, kadın ve çocuklarını bu düzlükte biraraya topladılar. Malya ovasına gelmiş olan Selçuklu ordusunun başkumandanı Emir Necmeddin, yardımcıları Behramşah Candar, Gürcü Zahiruddin  Şir idi. Bin kişilik 3000 altına kiralanmış zırhlı Frank şövalyelerinin başında ise Ferdehala (ya da Frederic) bulunuyordu.

Sonunda Selçuklu feodal sultanlığının, bütün güçlerini seferber ettiği koskoca ordusuyla (12 bin ile 60 bin arasında rakam verilmektedir), Babai halk güçleri ( 3 bin ile 6 bin arası rakamlar verilmektedir) 1240 yılının Kasım ayı başlarında Malya ovasında karşıkarşıya gelmişlerdi. Simon de Saint Quentin’in verdiği bilgiye göre Babai halk güçleri, iki ay içerisinde inançları uğruna hayatlarını hiçe sayarak, Selçuklu feodal kuvvetlerine karşı tam 12 meydan savaşı kazanmış bulunuyordu.  Bu nedenledir ki, Selçuklu askerleri Babai güçlerinin, Türkmenlerin savaşçı şiddetinden (de la violence belliqueuse des Turcomans) korktukları kadar, aralarında yayılmış olan Baba Resul’un mucizelerinden de çekiniyorlardı; Babailerin kılıç kesmez, ok işlemez olduklarına inanmaya başlamışlardı. Onlardan 4 veya 10 kat daha fazla olmalarına rağmen saldırıya geçmeye cesaret edemediklerini söylemektedir bütün kaynaklar. (A.Yaşar Ocak, La Révolt De Baba Resul… s.71-72)

Burada, büyük Babai önderi  İshak’ın aralarına casuslarını sokup, onları yanlarına çekme propagandası rahatlıkla sezilebilir. Belki bir süre daha geçseydi askerlerin, silahlarını feodallere çevirmesi bile olasıydı. İşte bunun zamanında farkına varan beyler, bin kişilik, belki daha fazla olan parayla tutulmuş zırhlı frank şövalyelerini öne sürdüler. Babailer, okları ve kılıçlarının etkili olamadığı demir donlu askerler karşısında şaşkınlık içerisinde geri çekilmeye başlamışlardı. Daha ilk saldırıda Babai halk güçlerinin kayıp vererek bozgun yaşamaları yüzünden, Selçuklu askerleri arasındaki Babai propagandası kırılmış ve koca ordu kumandanlarının emirlerine uyarak savaşa giriştiler. Yapılan bu çok kanlı savaşta, İbn Bibi’ye göre 4 bin Babai öldürüldü. Malya ovası “Kızıl börklü, siyah libaslı ve ayağı çarıklı Türkmenlerin” kanıyla kızıla kesti. Savaş meydanında sağ kalan kadınlar ve çocuklar savaş tutsakları olarak galipler tarafından paylaşıldı, satıldılar. Savaş sonrası beş yıl boyunca koğuşturmalar sürdü, zindanlar Babailerle dolduruldu. Ayna Dövle gibi yakalanıp da Babailiğini yadsımayanların derileri yüzülüp, tulum çıkarılarak saman basıldı. Bu dönem içerisinde Bacıyan-ı Rum (Anadolu Bacıları) örgütünün yardım ve düzenlemeleriyle gizlenerek sağ kalmış olan Baba İlyas halifeleri, Sulucakarahöyük’te Hacı Bektaş Veli’nin çevresinde toplandılar.

19 Büyük Enelhak’çı (Tanrı benim) mutasavvıf Hallacı Mansur (Ö.921) da bunlardan birine üyeydi ve Karmati gizli örgüt üyesi olmaktan da yargılanmıştı. ( Ali Mazaheri, Çev. Bahriye Üçok, Ortaçağda Müslümanların Yaşayışları, İstanbul-1972, s.120
20 Marshall  G. S. Hodgson,  The Order of Assassins, Tke Struggle of  the Early Nizari İsmailis Against the İslamic World  (USA, 1980) adlı kitabında (s.78)  İsmaililerin Dar al-Hicra ideali ve kaleler ele geçirme siyasetinin kaynağını, Muhammed Peygamberin Mekke’den Medine’ye hicreti olayına bağlamakta ve “Medine İslamın ilk Dar al-Hicra’sı, yani göçmenler evidir. Koğuşturulmaktan kaçmak zorunda kaldığı  inançsızların topraklarına oradan zaferle geri döndü…” demektedir.
21 Jr. W.M. Thackston’ın “Safar-Name” çevirisine  önsöz yazan  ve Mazdekizm incelemesinden tanıdığımız Colombia Üniversitesi Prof.larından Ehsan Yarshater: “Bahrain yakınında, Al-Ahsa’daki küçük ‘komünistik’ Karmati kent-devleti  hakkında onun (Nasır Husrev’in) yaptığı açıklama, özel bir ilgiden ileri gelmektedir”diyor. Görüldüğü gibi o al-Ahsa’yı bir kent-devlet olarak değerlendirmekte.   Ama bize göre, salyangoz kabuğu prototipi bir komünistik köy-kent devleti tasarımının uygulaması karşısında bulunuyoruz. En geniş daireleri oluşturan dış surlar arasındaki alanlarda köyler, çiftlikler, tarlalar-sebzelikler, bağ-bahçeler bulunurken; gittikçe küçülen iç daireler arasında bütün donanımıyla bir kent çekirdeğinin varlığı ortaya çıkıyor. Merkeze doğru küçülen her sur daire yayı arasında bir fersah, yani 6 kmlik uzaklık bulunduğunu gözönünde tutarsak, kent ve devlet yönetimi çekirdeğini oluşturan merkez dairenin çapı da büyük olasılıkla 6 km.idi. Böyle olunca, en dış dairenin, yani tüm köykent-devlet alanının çapı: 2x(3×6)+6=42 km.dir. Demek ki, 25 yıl sonra (1076-7) Selçuklu prenslerinden Artuk beyin  yerle bir edeceği  Karmatilerin komunistik köykent-devleti al-Ahsa, yaklaşık 1385 km.karelik bir alanı kaplıyordu.

22 Sınıfsal farkların ve özel mülkiyetin olmadığı  Karmati laik toplumunun, kendine özgü eşitlikçi-ortakçı komünistik yönetimi, görülüyor ki köleliği kaldırmamıştır. Önceki sayfalarda genişçe anlattığımız Ali b. Muhammed’in önderliğinde 14 yıl süren  Zenci köle-işçilerin ayaklanması ve büyük mücadelelerinin bile hedefinde köleliğin kaldırılması yoktu; onların yaşam koşullarının düzeltilmesi ve onlara sahiplerinin hayvan gibi değil insanca davranmaları isteniyordu. Anlaşılıyor ki Karmati yönetimi bunu başarmış; özel kişilerin mülkiyetinde mal-mülk olmadığı gibi, kimsenin kölesi de yoktu. Kölelerin dereceleri yükselmiş, onların sahibi Karmati devlet yönetiminin kendisi olmuştur. Böylece yaşam koşulları düzelmiş 30 000 köle, Karmati toplumsal üretiminde çok önemli unsur olmuştur. Toplumun özgür erkekleri askerdi; onların özel mal olarak sadece kılıç ve yayları vardı. Sayıları 20 000 olduğuna göre, ana-baba ve en az iki çocuklu aile olduklarını düşünürsek, Lahsa’da en az  80 000 özgür yurttaş, 30 000 köle ve sayıları bilinmeyen yabancılarla birlikte 120 000’den fazla insan yaşadığını söyleyebiliriz.
24 Baba İlyas’ın hikayesini elbette bilirdi. Onun beşinci kuşaktan torunuydu. Babası Şeyh Yahya’nın amcası Elvan Çelebi’nin yazmış olduğu soyunun tarihini bilmez mi? Ama Selçuklu’ya başkaldırmış bir kişinin torunlarından olduğunu hiç açık eder mi? Aşık Paşa gibi saray uşağı tarih ve menakib yazıcıları, “bu çok hikayeleri” alabildiğine kısaltmış ve gerçeklikten uzaklaştırarak Baba İlyas’ın, Hacı Bektaş’ınkileri değil, kendi hikayelerini aktarmışlar.

(İsmail Kaygusuz, İslam İmparatorlukları Tarihinde İktidar Mücadeleleri ve ALEVİLİĞİN DOĞUŞU, Su Yayınları, İstanbul, 2005, s.123-152)