22 Mart 2012 Perşembe

İSLAM'DA KOMÜNİST KORSANLARIN GİZLİ MEZHEBİ: KARMATİLER

İSLAM'DA KOMÜNİST KORSANLARIN GİZLİ MEZHEBİ: KARMATİLER

Yıllardır Ülkemizde Müslümanlık olarak sadece Sünni mezhebi ve onun dalları okutuluyor, bunların dışındaki tarihsel ve dinsel olgular adeta yok sayılıyor, her türlü Şia ile birlikte Bektaşi-Alevi inancı da dışlanıyor. NEDEN..
Bakın Şimdi size size bugün adını hiç duymadığınız bir İslam mezhebinden söz edeceğim:
KARMATİLER...
Karmatiler: 9. yüzyılda ortaya çıkmış olan ilk İslam komüncüleri. (Siz ''komünistleri'' diye de okuyabilirsiniz.)
__Yani Anadolu'da ''fetret devri'' nde önem kazanan Şeyh Bedrettin hareketinin ataları.
__Karmatilik, gizli bir örgüt: Tarihteki ve günümüzdeki bütün gizli örgütlerin anası; Hasan Sabbah 'ın
__Haşşaşinler 'ine de kaynaklık ediyorlar.
__Fütüvve, yani Ahilik de bunlardan geliyor.
__Hurufi inancı da bunlardan türüyor.
__Arap Yarımadası'nın güneyinde korsanlık yapıyorlar.
__Zenginden alıp yoksula vermek, genel uygulamaları.
__Bu açıdan Robin Hood 'un da ataları.
__930 yılında Mekke'yi fethedip, Hacer-i Esved' i kaçırıyorlar.
__Karmatiler 'le başa çıkamayan Abbasiler, Selçuklu Sultanı Melikşah 'tan yardım istemek zorunda kalıyor.
__İçki haram değil, şarap içiyorlar, güneş doğmadan iki rekat, güneş battıktan sonra da iki rekat namaz kılmanın, yılda iki gün oruç tutmanın yeterli olduğuna inanıyorlar.
__Kıbleleri Mekke değil, Kudüs. Ben Karmatiler 'i ilk kez Dubai hakkında bilgi alırken ve bir kaynak araştırması yaparken öğrendim. (Emre Kongar)
Kongar böyle özetliyor karmatileri.
Prof. Yasar Nuri Öztürk’e göre, Karmatiler, “baldırı çıplak taifesi “ değil, tam aksine ; erdem, ahlak , ve fikir üreten bilginler adamlardır.
Karmatiligin kurucusu ve bu öğretiye adini veren Asat oglu Hamdan Karmat, Küfe yakınında Sawad’da oturan bir yük taşıyıcı, yani hamaldı. Kendisini yetiştiren Al-Huseyin al-Ahvazi (Ö.865-6) adında bir ismaili dai’siydi. Hamdan’nin ikinci ismi Karmat (Çogl. Karamita) sözcüğü Arami kökenlidir ve “kızıl gözlü ve kısa bacaklı” anlamlarina gelmektedir.

Kûfe yakınlarında kendi başına derviş hayatı yaşayan Hamdan, halkın yoksulluğu ve Abbâsîler'in ülkede meydana getirdiği baskıdan yararlanarak “ortak mülkiyet” anlayışını amaç edinen bir ideoloji kurdu. kökenlerini bâbek isyanı ve aşırı katı muhafazakar bedevi geleneğinde aramak gerekir. Zenginlerin malını paylaşmayı ana ilke olarak benimseyen bu tarikat, kısa süre içinde bütün ırak’ta yayıldı. Görünüşte dini, gerçekte ekonomik bir hüviyet taşıyan bu tarikatın politik düşünceleri de vardı. İslâm dini'nin getirdiği kuralların birçoğunu da tabiatıyla yok saymışlardır. mazdeizm ile paralel görüşleri vardır. bunların ultra Şii olarak adlandırılmalarının sebebi de kullandıkları şiddet dolayısıyladır. özellikle Bahreyn'de örgütlenmişlerdir. hatta 2 tane devlet bile kurmaya muvaffak olmuşlardır. sultan melikşah en güçlü kumandanlarını bunların üzerine göndermiş ancak birçok kez başarısız olmuştur ki adı geçen zamanda melik şah, bilinen dünyanın en güçlü hükümdarlarından birisiydi.Bahreyn'de Karmatî devletinin başında bir hükümdar bulunuyor ve halk, altı kişilik bir meclis tarafından yönetiliyordu. bir kişi fakirleştiği veya borçlandığı zaman toplum fertleri tarafından yapılan yardımlar sayesinde eski haline gelebiliyordu. bölgeye gelen yabancı bir zanaatkârın yerleşmesi için gerekli para derhal bulunuyor ve hatta fakirlerin evlerinin tamir masrafları devlet tarafından karşılanıyordu. devlet teşkilatı bazı yönlerden komünizme benziyordu. sözgelişi vergiler toplanıyor ve toplumun fertleri arasında ihtiyaçlarına göre bölünüyordu. ibn haldun'un el-iber adlı eserinde geniş bilgi vardır.
Karmati faaliyetlerinin en büyük merkezi durumuna gelen Bahreyn’de güçlü ve ikdisadi bakımından başarılı ve dayanıklı bir devlet kuran Karmatiler,Fatimiler’dende büyük maddi ve manevi yardım alarak Bağdat’da ikâmet eden Abbasi Halifelerine korkulu günler yaşattığı Öğretilerini“ Ihvanussafa Risalaleri“(ResailuIhvani’s eserde bütünleştirmişlerdir.Karmati muhalefet hareketinin Zenc isyanıyla doğrudan bir bağlantısının kanıtı olarak Küfe’deki Sahibuzzenc ile Karmat görüşmesi tarihe Taberi tarafından not düşülmüştür
Karmati öğretisinin derinliği ve örgütlenme ilkelerinin gizliliği öylesine kati ve disiplinliydi ki onun tarihini yazanların ve okuyucuların akıllarına durgunluk vermekteydi. Bu gizlilik örgüt geleneği Babai ve Simavnali ve daha sonra Masonluk gibi örgütlerde ve Alamut kalesi direnis örgütü lideri .Hasan Sabah örgütünde de etkisini göstermistir.
Ebu Tahir, Kabe baskını olayı ile Karmati tarihinde es görülmemiş bir ilerici eylem yapıp Hacerülesved’i yerinden sökerek alaycı sakilde Ahsa’ya götürmüştür. 317/930 yılında Kabe’de toplanan Hacıları toplayıp kılıçtan geçirdikten sonra Kebenin örtüsünü yırtar Zemzem suyu kuyusunu tahrip eder ve Hacerülesved’i yerinden söker.Bu ünlü eylem hakkında türlü tülü şayeler ve yorumlar yapılmışsa da Ebu Tahir yaptığı eylemin doğruluğunu savunarak eylemin arkasında durmuş Halife Muktedir Billah’a su mektubu göndermiş: “ Eğer bu ``Allah``’in evi (Beytullah ) dediğiniz yer, gerçektende öyle olsaydı hiç kuskusuz simdi gökten üstümüze ateş yağacaktı. Ama durum hiç de öyle değil. Biz o Kabe’de aralıksız cahiliye haccı yapmaktayız.Gerçek şu ki Arşin Rabbi olan Allah ne ev edinir ne de sığınak”
Halife Ömer’e göre; ise Hacerülesved’in hikayesi şöyledir: “Allah’a yemin olsun ki , ey taş, sen sadece bir taşsın. Ne zarar verebilirisin , ne de yarar sağlayabilirsin.Ama Allah Resulü’nün seni öptüğünü gördüğüm için sana dokunamıyorum.”
Tarihci Arnold Toynbee Tabiata tapınmanın şuuraltı ve kitle psikolojisini su ifadelerle açıklar : „ Dinlerden , başka bir deyişle insanin şuuraltından tabiata tapma eğilimi asla sökülüp atılamamıştır. Büyük dinler bile belirgin emirleri icine tabiata ibadeti (worship of nature) koymuşlardır. Hacerülesved, hatta Kabe bunun örneklerinden biridir.
Bir kişi fakirleştiği veya borçlandığı zaman toplum fertleri tarafından yapılan yardımlar sayesinde eski haline gelebiliyordu.Bölgeye gelen bir zanaatkârın yerleşmesi için gerekli para derhal bulunuyor ve hatta fakirlerin evlerinin tamir masrafları devlet tarafından karşılanıyordu.Sözgelişi vergiler toplanıyor ve toplumun fertleri arasında ihtiyaçlarına göre bölünüyordu.(Boswarth,İslam Devletleri tarihi s.9)

Hamdan, komünistlik modele çok yakin, mükemmel bir ekonomik sistem geliştirdi. Hamdan’in sayesinde Arab kabileler arasında ismaili Aleviliği çok meşhur oldu. Her yandan toplanıp gelen insanlar, büyük ve tek bir aile olarak buraya yerleşmeye başladılar. Hamdan mülklerden, koyunlar keçiler ve ziynetten gelen gelirleri toplamak için köylerdeki dai’leri görevlendirdi. Bu toplananlar ortak sermayeyi (hazineyi) oluşturdu. Buradan giyinip çıplaklıklarını örtündüler. Harcamalar duyulan ihtiyaca göre yapılıyordu. Hiç kimse yoksul değildi. Ve hiç kimse bir diğerinden zengin değildi. Bütün erkekler, daha fazla üreterek daha fazla itibar kazanmak için çalışıyorlardı.
Kadınlar örgü ve dokumadan, çocuklar kus bakımından kazandıklarını biriktirdiler. Sonra herkes kazançlarını getirip Dai’ye teslim etti. Hiç kimse kılıcından ve silahından başka bir şeyin sahibi değildi. Bu ekonomik siyasetle Karmatiler, pek çok gayri memnun kabileleri ve Mevaliyi (yabancılar) kendilerine çektiler. Ana üs alani olarak hizmet gören kalelerinden, Abbasi iktidarı kalelerine hücumlar yaptılar. (Asghar A.Engineer, agy.s.31)
Savaş ganimetleri, talanlar, harç ve verilerden gelen tüm kazançlar Dar al Hicra’nin, Karmati toplumunun ortak hazinesine yatırılıyordu. Bir sosyalistik federe devlet sistemi içerisinde ayrı bölgelerdeki başkentler-Dar al-Hicra’lar birbirleriyle ilişki halindeydiler. Abu Said tarafından daha da geliştirilen yönetim düzeninde ‘‘ortakçı ve eşitlikçi ilkeler’’ büyük rol oynamış. Bu ilkeler, herkesin ayni şeylere sahip olması, tarım arazisinin islenişi, vergilerin toplanması, harcamaların düzenlenmesi, olanakları kısıtlı olanlara çeşitli tiplerde devlet yardımı yapılmasında gözükür.
Devlet birey yaşamının her türlü güvencesini sağlamıştır. Elbette ki, kendi dışında bulunan dünya ayni yönetim sistemine geçmeden yaşayamayacaklarını düşünemediler.
Karmati kadrosu bir yandan vurucu timler örgütlerken ayni zamanda dahiler olan birinci derecede bilgi adamlarıydı bu örgüt kadrosu . Çöl’ün kavurucu sıcağında sosyal adalet için verilen kavgada, hayli büyük bir kitle desteğine sahip olan bu insanlar örgütlerini artik devletleştirerek herkesin çalışıp üretime katılmasıyla tipik bir klasik Sosyalist sistemin yaratıcısı ve uygulayıcısıydılar .
Ihvan-i Safa üzerine birkaç söz
Son saptamalara göre, 961-986 yılları arasında dönemin bilginleri tarafından Basra’da düzenlenmiş olan ihvan-i Safa (Temizlik-Doğruluk Kardeşleri), birisi ‘‘içindeki konuları’’ kapsamak üzere tam 52 Risale’den (kitapçık) oluşan ansiklopedik bir yapıttır. Risalelerin yazımına daha önce başlandığı anlaşılıyor. Belki önce büyük İsmaili dai’si Abdullah bin Kaddah (Salman-i Farisi’nin oğlu olduğu düşünülmektedir) ve arkadaşları, sonra halefleri Muhammed b. İsmail, Abdullah b. Muhammed ve Muhammed’in torunu Ahmet dahil birbirini izleyen imamların koruması-gözlemi altında yazılmıştır. ihvan-i Safa yazıcıları arasında imam Ahmet’in adi zaten geçmektedir Ayrıca Tevhidi, ibn al-Kifti, Sahrazuri gibi tarihçi ve filozofların yani sıra Abu Süleyman Busti, Mukaddasi, Ali ibn Harun Zancani, Muhammed ibn Ahmet Narcuri ve Avfi’nin imzalari bulunmaktadir.
ihvan-i Safa, Proto ismaili Alevilerin (Karmatiler) inançsal, siyasal, egitimsel ve yönetimsel yasamlarini düzene koyan ögretilerini resmen kurumlastiriyor. Ayni zamanda iki yüzyıla yakin sürmüş olan Sosyalistik Karmati Federe devletinin anayasası ve yasalarını oluşturmaktadır. Ayrıca 4 büyük bölüme ayrılmış olan ihvan-i Safa fizik, matematik, botanik (bitki), doğa, coğrafya, müzik, mantık, astroloji, sayısal ve felsefi-metafizik bilimleri içeriyordu. Örneğin 14 risale ma-tematik, mantık ve yüksek eğitim sorunlarını; 17 risale psikoloji dahil doğal felsefe, 11 risale mistik ve astrolojik sorunları kapsıyordu…

ZENC HAREKETİ

                                 ZENCİ KÖLELERİN AYAKLANMASI

Abbasi İslam imparatorluğunu sarsan diğer bir toplumsal başkaldırı zenci kölelerden geldi. 869’dan 883’e kadar tam 14 yıl sürdü. Bu konuda en geniş ve derli toplu araştırmayı 1976’da Paris’te yayınladığı La Révolt des Esclaves en Iraq au IIIme/IXme Siécles adli kitabıyla A. Popoviç yapmıştır. Bu yapıtla birlikte, L. Massignon'un First Encyclopaedia of Islam 1913–1936 makalesi ve Asghar Ali Engineer'in The Origin and development of Islam kitabından da yararlanarak, isyanın başlangıç ve gelişim aşamalarını elimizdeki kaynakları değerlendirerek kısaca söyle özetleyebiliriz:

Taberî’nin verdiği bilgilere göre isyan kanallarda çalışan (Kassahin) zenciler tarafından çıkarıldı. Bu köle-isçilerin görevi Aşağı Mezopotamya’da ekilebilir tarım arazisi oluşturmaktı. Fırat ve Dicle nehirlerinin birleşip Şattülarab adını aldığı Basra’nın doğusundaki delta bölgesinin topraklarını tuzdan arındırarak işlenebilir duruma getiriyorlardı.

On binlerce sayıya ulaşan bu köleler ya Doğu Afrika’dan, Zengibar’dan (bugünkü Tanzanya) zorla yakalanarak getirilmiş ya da imparatorluğa bağlı ülkelerden vergi olarak alınmış, savaş esirleri durumundaydı. Bu bölgede büyük toprak sahiplerinden pek çoğunun tuz bataklıkları kompleksi vardı. Hem bu bataklıkların suları kanallarla boşaltılarak tuz elde ediliyor, hem de toprak yıkanıp tepeler-yığınlar oluşturulup teras tarımına hazırlanıyordu. Çoğunluğu zenci olmakla birlikte kırsal yerleşme birimlerinden de getirilmiş bu köleler 500’den 5000’e kadar ağır işçi bölükleri halinde gruplandırılmış. Burada evsiz-barksız, umutsuz, en kötü koşullarda yaşıyorlardı. Bütün yiyecekleri birkaç avuç, bulgur ve hurmaydı. Bu kölelerin efendilerinin dinini, ancak dillerini öğrendikten sonra tanımaları söz konusuydu. Sonuç olarak, kendilerini ezen ve insan yerine koymayan efendilerinin dini Ortodoks islami değil, tersine onlara karşı haklarını savunacak, adalet ve eşitlik getirmeyi vaadeden Heterodoks islami (Aleviliği) benimseyeceklerdi. Böylece ‘Sahib al-Zenc’ olarak kendilerini kurtaracak Ali soyundan birini, Muhammed b. Ali’yi buldular.

Biruni’nin anlatımına göre Ali’nin, Hüseyin kolundan sekizinci kuşak torunu olan Muhammed, al-Burkui (yüzü Peçeli) idi bu kişi. İranlı olduğunu ileri sürenler olduğu gibi, melez olduğunu söyleyen yazarlar da bulunmaktadır. Raşit Kurmati olasılıkla bölgede yeni başlamış Karmati propagandasıyla ilişkisi olan Raşit Kurmati adında biri onu destekledi. Raşit Kurmati’nin, bir değirmenci, bir serbest satıcı ve bazı kaçak zenci kölelerle (ubbak) kurduğu gizli örgüte, Babeki-Karmati usulü bağlılık yemini (bir çeşit ikrar verme) ile girdi. Kısa zamanda başına geçtiği örgütü büyütüp geliştirdi ve başkaldırı ölçülerine yükseltti. 868 yılının Ramazan ayında Kuran’dan, ‘kendilerini savaşmaya ve bıçağa adamaktan (huruc ghadban b'illah)’ söz eden ayeti okuyarak isyanı başlattı.

Ne yazık ki kaynaklar, onun komünist tip olan yönetim sistemi üzerinde ayrıntı vermemektedir. Sadece halife vekili Muvaffak tarafından Zencilerle, acımasızca sürdürülen savaş dönemine gönderme yapıyorlar. Cubba’dan harekete geçen Zenci lideri sapanlarla silahlanmış kuvvetlerini iki bölüme ayırdı: 1. Sadece zencilerden oluşan birlikler, 2. Fırat çevresi köylüleri, Kurmatiler (Karmatiler olabilir) ve Nubyalı, Güney Mısır bölgesi halkları Sudanlılar. Arap kabilesi Benu Tamim tarafından bir donanmayla desteklenen Muhammed al-Burkui Ubulla, Abadan, güney Ahvaz ve son olarak büyük Basra kentini aldı. 877’de Cabbul, Numaniye, Carcariya, Ramhurmuz ve Vasit’e kadar ilerledi. 879’a doğru Bağdad’ın 17 mil yakınlarına yaklaşıp yağmalarda bulundular.

Hareketin en önemli özelliklerinden biri, üzerlerine gönderilen zenci birliklerin isyana katılma olayıydı. Ayrıca bazı özgür köylüler de, büyük toprak sahipleri sınıfına karşı duydukları öfkelerin artması dolayısıyla harekete katılmaktan çekinmediler. Büyük tehlikenin farkına varan Halife’nin kardeşi ve naibi, bütün güçlerini ikinci bir saldırı için harekete geçirdi. Ancak savaşı bitirmek üç yılını aldı; önce Mania kampının 5 garnizonunu yerle bir etti ve arkasından Basra’nın güneyinde Abu’l-Khasib kanalı üzerinde bulunan Muhtara’daki Zenci kampını 881’de kuşatmaya aldı. Bir yıl dayanan Zenci köleler, 882’de silah bıraktılar ve önderleri al-Burkui ise 883’te yakalanıp öldürüldü.

Bu isyanın da kanlı bir şekilde, vahşice bastırılmasında, Babekiler’de olduğu gibi bir Türk kumandan ve birliklerinin rolü olmuştur. 837’de Afşin’in birlik kumandanlarından Boga’nın oğlu olan Musa, imparatorluğun Doğu eyaletleri genel valisi bulunuyordu. 873’te Zenci isyanı Ahvaz’a ulaştığında Musa duruma müdahale etmişse de, herhangi bir başarı elde edemeden, eyaletlerindeki karışıklıklar yüzünden ordusunu çekmek zorunda kalmıştı. Ancak Boga oğlu Musa 881’de Al-Muvaffak’a geniş güven ve destek vererek, kendisinin imparatorluk yönetimindeki etkinliğini artırmış. Onun kumandası altındaki Türklerin, Saffarid’lere karşı Bağdad’ı korumaları ve Zencilere karşı büyük desteği sayesinde bu büyük isyanı bastırabilmiştir. (Roy Mottahedeh, The Abbasid Caliphate in Iran, Cambridge History of Iran Vol. IV, Cambridge-1975, s. 78-79
Halil Derviş

21 Mart 2012 Çarşamba

FEKKU RAGABE KÖLELERE ÖZGÜRLÜK

İslam’ın kayıp şehri: El-Muhtare


İhsan Eliaçık www.haber10.com
R ihsan eliaçık
Bu makalede İslam’ın öteki yüzünden yani aykırı tarihinden bir “fekku ragabe” (kölelere özgürlük!) çığlığının hikayesini okuyacaksınız…

Kur’an’ın daha ilk surelerde (Beled; 90/13) tutuşturduğu o ateşe yanan zenci kölelerin; İslam tarihinin Spartaküslerinin o çoşkulu, bir o kadarda acılı, ibret dolu hikayesi…

Bir kez daha “tarih ibret alınsaydı hiç tekerrür eder miydi” dedirten, o büyük öfke, isyan ve başkaldırı günleri…

Çalıştırıldıkları şeker kamışı ve pirinç tarlalarının ortasında kan, ter ve gözyaşıyla kurdukları özgürlük kentinin (el-Muhtare) düşüşü ve haritadan silinişinin ibret dolu hikayesi…

İmparatorluk tarihçilerinden, haklarında “asi, zındık, anarşist, kafir, servet düşmanı”yaftalamalardan başka bir şey duyulmadı.

Çünkü bütün kaybedenler gibi onlar da tarihe “yenilmiş asiler” olarak geçti.

Ancak “yenilmiş asilere” çiçek sunmak borcumuz…

***

Bundan 1147 yıl önce…

Hicri 250, miladi 863 civarı…

Hz. Peygamber’den 250 yıl kadar sonraları…

Abbasi İmparatorluğu’nun zirvede olduğu yıllar…

Bu yıllara gelinceye kadar Emevilere ve ardından Abbasilere karşı yüzlerce isyan olmuş, köle isyanları ise onlarca…

“Zenc hareketi” bunların en sonuncu ve kapsamlı olanı, diğerlerini geçiyoruz…

“Zenc” kelimesi Etiyopyalı ve Habeşistanlı anlamına gelen Zeng kelimesinin Farsça’ya Zenc olarak geçmesinden türetilmiş. Buradan da Zengibar denilmiş. Abbasi tarihçileri genellikle Zenc diye yazdıkları için Zenc hareketi olarak geçiyor… Hind kökenlilere Zutt, Pers asıllılara da Esavirademişler. Şehirlerde yaşadıkları varoşlara da Ahmas adını vermişler.

İşte konumuz Abbasilere 14 yıl kök söktüren bu Zenc hareketi …

***

Önce hareketin ekonomi-politiğinden başlayalım.
“Şattu’l-Arap su yolu” kelimesini İran-Irak savaşında çok duymuşşunuzdur.
Dicle ile Fırat nehirlerinin Basra körfezine dökülmeden önce birleşip 193 kilometre boyunca aktığı yere deniyor. Şatt sahil, kıyı demek, Şattu’l-Arap da Arap sahili, kıyısı oluyor.
Buralara daha önce Şatt-ı Osman (Osman’ın kıyıları) deniyordu. Çünkü bu topraklar Halife Osman zamanında Osman b. Ebi’l-As es-Sakafi’ye ikta olarak verilmişti.
Hz. Osman, kendinden önceki Hz. Ömer’in toprak politikasında iki önemli değişiklik yaptı: Kureyş’in Medine dışına çıkamayacakları ve toprak sahibi olamayacakları yasağını kaldırdı…
Yasağın kalkması ile birlikte Emevî oğulları gözünü Basra körfezindeki bataklık arazilere diktiler. Buralar bataklık olduğu için ölü arazi (mevat) hükmündeydi. Bu nedenle de vergi olarak onda bir (öşür) alınıyordu. Bu bataklıkları kurutma ve ekilebilir hale getirmek için, önce savaş ganimetlerinden elde ettikleri gelirleri devletten takasla buralara yatırdılar. Yani ölü hazine arazilerini savaş ganimetleri karşılığı mülkiyetlerine geçirdiler. Hz. Osman’ın izin verdiği buydu.
Bu bataklıkları kurutmak yani ıslah ve ihya etmek için de Afrika’dan köle getirdiler. Köleleri yoğun emek isteyen bataklıklarda ağır şartlarda çalıştırarak oraları çiftlik arazisi haline getirmek istiyorlardı. Böylece büyük “Bahçe sahiplerinden” olacaklardı.

Böylece geniş toprak sahibi ailelerin ortaya çıkmasının önü açıldı. Sonraki iki asır boyunca feodalite İslam toprağında alabildiğine boy attı, onlarca, yüzlerce Kureyş kabile ağası büyük arazi, çiftlik ve bahçe sahibi haline geldi. Bataklıkları kurutup bahçe/çiftlik haline getirmek için binlerce köle çalıştırmaya başladılar. Klasik arazi fıkhında bile toprak köleliği olmamasına rağmen Roma toprak düzenine dönerek toprak köleliği (plep/serf düzeni)) ihdas ettiler. Ve bunu büyük bir ihtirasla yaptılar.
Bataklığı kurutma işi tuzları temizleme ve süpürme şeklinde oluyordu. Bu nedenle buralarda çalışan kölelere “Şurciyyun” (tuzcular) ve “Kessâhun” (süpürücüler) deniyordu. Bu işten büyük tuz tüccarları ortaya çıkmıştı. Elde ettikleri tuzları dış pazarlara, hatta Doğu Afrika’ya satarak bunun karşılığında köle, abanoz ağacı ve altın alıyorlardı. Böylece tuzu temizlenerek ziraate elverişli hale getirilen araziler kendi mülkleri oluyordu.
Bataklıkları böylece çiftlik ve bahçe hale getiren kölelerin işi burada bitmiyordu tabi.
Kurulan büyük çiftliklerde şeker kamışı, pirinç ve pamuk başta olmak üzere imparatorluk şehirlerinin hububat, sebze ve meyve ihtiyacı karşılanıyordu. Özellikle şeker kamışının yetiştirilmesi; ekimi, büyümesi, sulaması, bakımı, hasadın toplanması, şekerin çıkarılması ve imal edilmesi, yılın oniki ayı süren ve yoğun emek isteyen oldukça nazlı tropikal bir bitkiydi. Bunun için yoğun bir köle emeği gerekiyordu.
İlginçtir Güney Amerika’ya Afrika’dan gemilerle götürülen köleler de örneğin tropikal bir iklime sahip Brezilya’daki şeker kamışı tarlalarında çalıştırılmıştı. Buralarda da 400 yıl boyunca kölelik kaldırılana kadar yoğun bir şekilde köle istihdam edilmişti. “Kapitalizmin en sevilen çocuğu şeker kamışı tarlalarıdır” sözü boşuna söylenmemiş.
Ancak Şattu’l-Osmani’de çalıştırılan köleler o kadar şanslı olamadılar. Bölgede kısa sürede ortaya çıkan yeni “Bahçe sahiplerinin” tarlalarında ölesiye, gece gündüz çalışmak zorundaydılar.

İmparatorlukta köleliğin kaldırılmasına dair hiçbir işaret de yoktu.

Kur’an’ın köleliği kınayan ayetlerini bayraklarına yazıp meçhule kılıç çekmekten başka yol görünmüyordu.

Nitekim öyle yaptılar.

Bayraklarına “Fekku ragabe” (kölelere özgürlük!), “Allah müminlerin canını ve malını cennet karşılığında satın almıştır” yazılı ayetleri yazarak başkaldırdıklarında, modern kapitalizmin doğmasına daha bin yıl vardı…
***
Sahibuzzenc” (Zenci dostu/ lideri) diye anılan Ali b. Muhammed, Abbasilerin başkent olarak kullandıkları zamanlarda Samarra’da yaşıyordu. Abbasi halifesi Musta’ın döneminde İslam dünyasında başta Şiîler olmak üzere muhalif dünya “Mehdi gelecek, vahşet bitecek” beklentisi içindeydi. İmparatorluğun dört bir yanında mehdi iddiasıyla ayaklanmalar birbiri ardınca patlak veriyordu.
Zenci lideri Ali b. Muhammed böylesi bir zamanda ortaya çıktı.
Şair ve edebiyatçı bir kişiliği vardı. Hat, gramer ve astronomide ilerlemişti, hocalık özelliği vardı. Abbasi başkentindeki lüks ve sefahati, ahlaki çözülüşü yakından gördüğünden “İçki buralarda su gibi akıyor/İnsanlar günah işlemeye ne kadar da düşkünler” diye dizeler yazdığını görüyoruz.
Adından da anlaşılacağı gibi soyunu Hz. Ali’ye dayandırdı. Çünkü muhalefet akımları eğer başarı kazanmak istiyorlarsa bu şemsiye altına girmek zorundaydı. Ortaçağ İslam dünyasında yeni bir dünya için muhalefetin ve umudun dili buydu.
Başkent Samarra’dan Bahreyn, Basra, Kufe, Bağdat gibi şehirlere giderek kuvvet toplamaya başladı. Çöl içlerinde bedevilerle görüştü.

En güçlü katılım bugünkü Basra körfezi civarındaki bataklık bölgelerde çok ağır şartlarda çalışan zenci kölelerden geldi. Kureyş toprak ağaları tarafından Afrika’dan bu bölgeye getirilerek kanallarda çalıştırılan tuz işçileri (şurciyyun) ve süpürme işçileri (kessâhun) akın akın Ali b. Muhammed’in davetine icabet etmeye başladı. Efendilerinden kaçan binlerce köle hareketine katıldı.
Ali b. Muhammed, bataklıklarda çamur deryası içinde çalışan köleleri ziyaret ediyor, çoşkulu konuşmalar yapıyordu. Köleliğin sona ereceğini, efendilerinden kaçarak harekete katılanların özgür olacağını söylüyor ve Kur’an’dan ayetler okuyordu. En çok öne çıkardığı “Allah mu’minlerin canlarını ve mallarını cennet karşılığı satın almıştır” (Tevbe; 9/111) ayetiydi. Bu ayeti okuyarak Allah’ın kullarının insanlar tarafından alınıp satılamayacağını, yegane satın alanın Allah olduğunu söylüyordu. Keza Beled suresindeki “Fekku Ragabe” (kölelere özgürlük!) gibi ayetlere sık sık göndermede bulunuyordu.
Efendilerinden kaçarak harekete katılan kölelerin tekrar iade edilmesi için teklif edilen köle başına beş dinar tekliflerini reddediyor ve bu maceraya herhangi bir dünyevi gaye için girmediğini, amacının Allah rızası, özgürlük, adalet ve dindeki bozulmanın önüne geçme olduğunu söylüyordu.
Böylece giderek güçlenen hareket korsan eylemlere başladı.
Abbasi kuvvetlerine baskınlar düzenliyor, gemilere el koyuyor, efendilerin konaklarını basıyor, ele geçirdikleri ganimetleri kölelere ve yoksullara dağıtıyorlardı.
En şiddetli çarpışmalar zengin toprak sahibi efendilerinin yaşadığı Basra şehrinde oldu. Binlerce zenci köle şehre girerek her yanı yakıp yıktı. Zengin konakları, şatafatlı evler, lüks villalar ateşe veriliyor, kendilerine engel olmak isteyenler kılıçtan geçiriliyordu.
Öfkenin pimi çekilmişti.
Siyah öfke dalga dalga büyüdü, büyüdü…
Bataklığın ortasında kendilerine bir şehir kurdular: El-Muhtare…
‘Özgürlük kenti’ anlamına gelen el-Muhtare aynı zamanda onların merkeziydi. İmparatorlukta efendilerinden kaçan ve özgürlük isteyen binlerce köle buraya geliyordu.
Zenci lideri el-Muhtare’de oturuyor, hareketi oradan yönetiyordu. İsyan giderek yayılınca bölgedeki şehir, kasaba ve köyler teker teker onlara geçti. Basra, Ahvaz, Übulle, Abadan gibi şehirleri de hakimiyetleri altına aldılar.

El-Muhtare’de kendilerine özgü para bile bastırdılar.
Paraların ön ve arka yüzlerinde şunlar yazıyor: “Tek olan Allah’tan başka ilah yoktur. Muhammed b. Emiru’l-Mu’în… Allah’ın adıyla bu dinarlar 261 (873) senesinde Muhtara’da basıldı… Allah muminlerin canlarını ve mallarını cennet karşılığı satın almıştır. Onlar Allah yolunda savaşırlar… Muhammed Allah’ın elçisidir. Mehdi Ali b. Muhammed… Kim Allah’ın hükümleri ile hükmetmezse kafirlerin ta kendisidir. Dikkat edin Allah’tan başka hüküm koyan yoktur ve Allah’tan başka itaat edilecek yoktur…” (Bu paralar şu an Londra Biritishe ve Paris müzelerindedir).
Abbasi tarihçilerinin aşağılama ve suçlama dolu iddialarına rağmen zenci lideri gayet iyi niyetliydi. Hareketin sivil halka değil; bizzat toprak sahibi efendilere ve bunları destekleyen Abbasi devletine karşı olduğunu bizzat tarihçi İbnu’l-Esir bile söyler.
Ancak Zenc hareketi köklü bir proğramdan yoksundu. Nitekim Ali b. Muhammed’e Karmati lideri Hamdan b. Karmat’ın “Sende asker var, ben de ise proğram (mezhep), gel birleşelim” diye mektup yazdığını görüyoruz. Ancak bu teklifin zenci lideri tarafından neden kabul edilmediğini bilmiyoruz.
Zenci liderleri hutbelerine başlarken daima “Allahu ekber, La hükme illa lillah” diye başlıyorlardı . Bayraklarına bu türden ayetler yazmışlardı. Ali b. Muhammed’in konuşmalarına ve kullandığı sloganlara baktığımızda Ezarika Hariciliği ve Şiî Zeydiliği arasında gidip geldiği görüyoruz.

Neden böyle olduğu gayet anlaşılabilirdir. Çünkü Ezarika Hariciliği İslam tarihinde eşitlikçi ve anarşist fikirleri ile tanınmış bir guruptur. Halife seçiminde zenci-beyaz herkesi eşit görürler. İmametin Emevî-Haşimî farketmez soya bağlı olmasını reddederler. Bu nedenle Şiîliğin verasete dayalı Ehl-i Beyt imamet anlayışı onlara terstir. Ezarika Hariciliği İslam tarihinde genellikle ezilen ve horlanan sınıfların eşitlikçi ve devrimci mezhebi olarak bilinir.
Zenc hareketinin Şiî imgeleri kullanmasının ise Şiîlikte yeryüzünü adaletle dolduracak ve kötülüklerden temizleyecek “beklenen mehdi” anlayışının ezilen halk kitlelerinde uyandırdığı yankı sebebiyle olduğu anlaşılıyor.
Kısa sürede onbinlerce zenci kölelin katılımı ile “Sahibuzzenc” (zenci kölelerin dostu/lideri/kurtarıcısı) haline gelen ancak kendisi bir beyaz olan Ali. Muhammed liderliğindeki bu hareket bataklık ortasına kurdukları özgürlük şehri el-Muhtare’de 14 yıl hüküm sürdüler. Vergi toplayıp civar şehir, kasaba ve köyleri kendilerine bağladılar. Efendilerinden kaçan binlerce köleden oluşan birlik ve orduları ile kurdukları şehirlerde ortaklaşacı bir üretim ve paylaşım düzeni yaratmaya çalıştılar. Büyük toprak sahipleri ve onların siyasi ve askeri koruyucusu merkezi imparatorluk (Abbasiler) ile defalarca üzerlerine kuvvet gönderilmesine rağmen ölesiye savaştılar.

Kendi kurdukları şehirlerde kısmî özgürlüklerine kavuşmuşlar ama düzenli bir proğramdan yoksun oldukları için tam bir yönetim de tesis edememişlerdi. El-Muhtare’de kurdukları düzen ortaçağ İslam dünyasının feodal geleneklerini tam aşamamıştı.
El-Muhtare’de kurulan yeni düzenin kısa sürede asıl amaçlarından uzaklaşarak, “karşı çıktığına benzeme” kadim hastalığına yakalandığını görüyoruz. Liderlerinin Abbasi sultanlarına özenerek şatafatlı hayat sürmeye başlaması üzerine bu sefer “içlerinden çıkan efendilere” öfke ve isyan sesleri yükselmeye başladı. Bir kez daha “acılar içinde doğan dinler ve devrimler, iktidara gelince rahat ve konfora gömülür ve yozlaşır” kuralı işlemekteydi… Sonra yine yeniden…
Zenc hareketinin devamı mahiyetindeki Karmatilerin el-Ahsa’da kurdukları şehre baktığımızda ise daha gelişmiş bir proğram ve eşitlikçi, ortaklaşacı bir düzen çabası görüyoruz. Öyle ki Karmatilerin dini, siyasi ve felsefi proğramları İslam tarihinde “İhvan-ı Safa” adıyla tanınmıştır. (Karmatileri başka bir yazıda ele alacağız).
***
Gelelim Zenc hareketinin ve liderleri Ali b. Muhammed’in akibetine…
Abbasiler, Saffari ve Tolunoğulları tehdidi ile uğraşmakta olduğundan, Zenc hareketine köklü bir çözüm üretememişlerdi. Nihayet el-Muvaffak komutasında düzenli bir ordu ile zencilerin eline geçen şehirleri bir bir kuşatmaya başladılar. Önce ambargo uyguluyor, aç ve susuz bırakıyor, iyice güçten düşürdükten sonra köyleri yakıyor, şehirleri tarumar ediyorlardı.

Böyle böyle Zenc şehirleri el-Mani’a, El-Mansura ve Ahvaz düştü.

Abbasi kuşatması Zenc başkenti el-Muhtare’ye yöneldi. Şehre giriş çıkışları kestiler. Ambargo bütün şiddeti ile günlerce devam etti. Var gücüyle asılan Abbasi ordusu şehri yok etmek, köleleri tekrar efendilerine teslim etmek ve köle liderini idam etmeyi kafaya takmış ve bunu bir “devlet gururu” haline getirmişti.
Bataklığın ortasında kurulan hareketin başkenti el-Muhtare’de günlerce göğüs göğüse çarpışmalar oldu. Onbinlerce köle “zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyleri olmadığı” için ölümüne çarpışıyor, vuruşuyor, ölüyorlardı.
Abbasi orduları adeta öldüre öldüre bitiremediler.
Dört bir koldan şehre son bir saldırı düzenlediler. Taş üstünde taş bırakmamacasına zenci köleleri kılıçtan geçirdiler. Liderleri Ali b. Muhammed’in etrafında vuruşa vuruşa ölüyorlardı. Nihayet Ali b. Muhammed, Ömer Muhtar’ın yalnız kalma sahnesi gibi tek başına kaldığı bir anda yakalandı.
Kendisine eman verilmesine, isyan boyunca çok cazip teklifler yapılmasına, mağlubiyetin ucu görününce yakın adamlarından kendisini terk edenler olmasına rağmen teslim olmadı ve vuruşarak ölmeyi tercih etti.
Öldürüldüğünde 48 yaşındaydı. Kellesi kesilerek mızrağın ucuna takıldı. Bağdat’a getirilip meydanlarda günlerce teşhir edildi. Bağdat’ın ‘yeşil sarıklı olu hocaları’, kölelerin ve cariyelerin hizmet ettiği ‘yeşil saraylarda’ “vatan, millet ve servet düşmanlarını kahreyle ya Rabbi!” diye dualar etti.

“Bahçe sahipleri” huzura garkoldu.
Kölelerin kurduğu el-Muhtare’de ise gökyüzüne yükselen dumanlar akbabalara karıştı. Kan ve ceset kokusundan şehre girilemez oldu.
Şehri baştan aşağı yıktılar.
Cesetleriyle birlikte cayır cayır yaktılar.
Geride hiçbir kalıntı kalmasını istemediler.
14 yıl süren isyanda İbnu’l-Esir’e göre 500 bin kişi öldü.
Bugün zenci kölelerin Dicle ile Fırat’ın birleşip Basra körfezine aktığı yerde, çalıştırıldıkları şeker kamışı ve pirinç tarlalarının ortasında kurdukları ve adına ‘özgürlük kenti’ (el-Muhtare) adını verdikleri şehirden kalma hiçbir kalıntı yoktur.
Ne filmleri çekildi, ne romanları yazıldı,
ne de tek bir ağıt duyuldu.
Adı: el-Muhtare idi.
İslam’ın kayıp şehri el-Muhtare…
(Tavsiye kitap bkz: Siyah öfke: Ortaçağ İslam dünyasında Zenci kölelerin isyanı, Mustafa Demirci, Çizgi yayınları, 2005, İst.).
recepihsan@gmail.com
http://ihsaneliacik.wordpress.com

İSLAM’IN ‘YOLDAŞ’LARI (‘REFÎK’LERİ): KARMATÎLER

İSLAM’IN ‘YOLDAŞ’LARI (‘REFÎK’LERİ): KARMATÎLER
Nisan 1, 2010 Editör

“Karmatî” ile “Kiremit” sözcüğü aynı kökten… “Kiremit”, TDK sözlükte şöyle tanımlanmış: “Çatıları örtmekte kullanılan, kızıl toprağın renginde, pişmiş balçık levha…” (En fakir köyler taştandır ve üstü kiremittir.-F. R. Atay).
“Kermite” Nebati dilinde kırmızı göz anlamına geliyor. “Karmat”, aynı zamanda sıradan “köylü” demek. “Karmatîler”in lideri Hamdan b. Eş’as hem sıradan bir köylü (hamal) , hem de kırmızı gözlü, kısa bacaklı birisi… İsmailîlerden koparak başlattığı harekete de bu nedenle “Karmatîler” denmiş… Bu durumda Karmatîler, “işçiler”, “köylüler” , “kızıllar” demek oluyor. Hareket mensuplarının birbirilerine “refîk” (yoldaş) diye hitap etmelerini de eklersek, İslam tarihinin tam ortasında (h.279/ m.892) Mezopotamya bataklıklarında ortaya çıkan Zenc Hareketi’nin  (bkz. İslam’ın kayıp şehri: el-Muhtare başlıklı makale) mirasçısı olarak ortaya çıkan Karmatîler’in nasıl bir topluluk oldukları tahmin edilebilir…
***
Evet, konumuz ortaçağ İslam dünyasında “hayalet gibi dolanan” ve fakat aslında “ıpıssız aşiyanlar, kimsesiz köyler, çökük damlar”ın hikayesinden başka bir şey olmayan bir hareketin hikayesi…
Sarayların asude bahçelerinden bakarsanız ıpıssız aşiyanları, kimsesiz köyleri, çökük damları, Mezopotamya’nın bataklıklarını, bu bataklıklarda Afrika’dan getirilerek çalıştırılan köleleri, onların itirazlarını, isyanlarını, acılarını, umutlarını göremezsiniz… Bunun için sarayın dışına çıkmayı, İslam tarihine başka bir pencereden bakmayı denemeniz gerekir.
Evet, İslam’ın öteki/aykırı tarihinden bahsediyoruz.
Bu yazıda konumuz, Zenc Hareketi’nin külleri üzerinde adalet, eşitlik, kardeşlik talepleri ile yükselmiş, mülkiyette ortaklaşacılığı savunmuş, İslam tarihinde doğal olarak ezilen kitlelerin ezeli önderi “Ali” yi bayraklaştırmış, İslam’ın öteki/aykırı tarihinden bir yüz: Karmatîler… Yani İslam’ın okuduğumuzda bize başka bir dünyadan bahsediliyormuş gibi gelen bilmediğimiz, bilemediğimiz, yok saydığımız dram ve trajedilerle dolu tarihinden bir yaprak…
***
Önce tarihi arka plan…
Üçüncü halife Osman bin Affan’ın, ikinci halife Ömer bin Hattab’ın toprak politikasında yaptığı iki önemli değişiklik, sonraki yıllarda büyük toprak sahipleri ve onlara ikta edilmiş topraklarda çalışan işçiler, emekçiler, toprak köleleri yani marabalar ordusu oluşturmuştu.
Ömer bin Hattab’ın özellikle Kureyş’in toprak sahibi olamayacağı ve Medine’den çıkamayacağı yolunda getirdiği yasağın kalkmasının İslam tarihinde sanıldığından çok fazla etkisi olmuştur.
Halife Osman’dan sonra Emevîler ve ardından Abbasîler bir ganimet, rant ve toprak ağaları devletine dönüşmüştü. Arabistan’ın, Irak’ın, Suriye’nin, İran’ın, Mısır’ın verimli topraklarına tek başlarına sahip olan aristokrat bir zümre ortaya çıkmış, saray hayatı, debdebe, tantana almış başını gitmiş, ezilen halk kitleleri adeta kaderine terk edilmiş, Afrika’dan (zenc), Hind’den (zutt) getirilen köleler bataklıklarda, pirinç tarlalarında, maden ocaklarında karın tokluğuna çalıştırılmaya başlanmıştı.
Sadece doğu eyaletindeki Hindukuş gümüş madenlerinde 10 bin işçi çalışmaktaydı. Altın batıdan, özellikle Nubya ve Sudan’dan getiriliyordu. Bakır Isfehan çevresinden elde ediliyordu.  Basra körfezinden inci çıkarılıyordu.  Altın ve zenci köleler Doğu Afrika’dan, misk Tibet’ten, kaliteli kumaş Malaga’dan, ipek elbiseler, toprak mamulleri ve kağıt Çin’den, kilim ve yaygılar Ermenistan’dan, baharat değerli taşlar, ilaçlar, mızraklar ve kafur Hindistan’dan, pamuk, ipek dokumalar, kağıt, kürk ve Asyalı köleler Maveraünnehir’den,  kilimler, başlıklar, meyveler ve içecekler İran’dan, keten elbiseler, eteklikler ve yaygılar Bizans’tan getirilmekteydi. Böylece muazzam servetlere sahip tüccar tabakası oluşmuş, bir kısmının serveti milyonlara varmıştı. Mustağni bir sermayedar sınıf (bahçe sahipleri) oluşmuş, anonim şirket (Şirket el-Daman), bağımsız şirket (Şirket el-Muvefaza) türünde doğudan batıya uzanan dev şirketler (küresel sermaye!) meydana gelmişti.
İmparatorluk topraklarında yaşanan muazzam gelişmenin (büyüme!) Karmatîlerin felsefi proğramı olan İhvan-ı Safa Risaleleri’nde sınıfsal analize tabi tutulduğunu görüyoruz.  İhvan-ı Safa o günkü toplumu üç tabakaya ayırır: Zenginler, orta halliler ve yoksullar… İmparatorluğun büyük şehirlerinde böylesi bir gelişme ve büyüme yaşanırken iç bölgelerde sefalet de alabildiğine derinleşmişti. “Ipıssız aşiyanlar, kimsesiz köyler, yıkık damlar” kendi haline terk edilmişti.  Buralarda binlerce kişi zor şartlarda çalışmakta ve yaşamakta idi.
Statükocu fıkıh, zekatı 40/1’de dondururken tarih akıyordu. Tarihin gerisinde kalmama çabası demek olan içtihat, bu uçurumu gidermek ve sefaleti ortadan kaldırmak için bir türlü işletilmiyordu. Böylece zekat kısa sürede nostaljik bir dinî ritüel haline geldi, fıkıh kitaplarının sarı sayfalarına hapsoldu. Ama hayat durmadı, alabildiğine gelişti, karmaşıklaştı, çelişkiler derinleşti. Böylece İslam’ın yayıldığı yerlerde peygamberin rüyasının aksine zengin ile yoksul arasındaki uçurum kapanmak bir yana iyice açıldı
Erken dönemlerden itibaren Mevâlîler, Şiîler, Haricîler, Mutezilîler, Horasanlılar, Hürremîler, Zenciler, İsmailîler, Karmatîler gibi isyan hareketlerinin yatağının işte bu “ıpıssız aşıyanlar, kimsesiz köyler, yıkık damlar” olduğunu görüyoruz. Sosyal hayat boşluk kabul etmez; İslam’ın imparatorluklarla birlikte ortaya çıkan müreffeh yüzüne karşılık, öteki yüzünün de beraberinde yükseldiğini, tarih boyunca isyanlarla kendini gösterdiğini görüyoruz.
Sünnî zihin “ıpıssız aşiyanlardan, kimsesiz köylerden, yıkık damlardan” çıkan bu hareketlerin tarihini bilmez. Saray tarihçileri bu hareketleri aşağılık yaftalarla mahkûm ederler. Bu tür kitaplarda “zındıklık, sapıklık, dinsizlik, servet düşmanlığı, malda ve kadında ortaklık, namazı inkar, sünneti red, Kabe’yi yıkma, çapulculuk, haydutluk, teröristlik” gibi ithamların bini bir paradır. İslam tarihini galiplerin gözüyle okuyanların beyinlerinin böyle yıkandığını, İslam’ın öteki yüzünün özenle yok sayıldığını görüyoruz. Bu amaçla el-Muhtare örneğinde olduğu gibi şehirleri yok edilmiş, kitapları yakılmış, tarihe sarayın penceresinden bakmamız sağlanmıştır. Oysa tarihe  sarayların penceresinden değil; “kimsesiz köylerin, yıkık damların” penceresinden bakabilmemiz lazım. Buradan baktığımızda bambaşka bir tarih ile karşılaşırız.
Hamdan Karmat… Bir hamal… Yaydığı fikirlerin adalet, eşitlik, kardeşlik, imamet esaslarına dayandığını görüyoruz. Giderek küçük guruplar oluşturmaya başlıyor. Köylere, bataklıklara, kabilelere, Abbasî aristoklarının topraklarında çalışan tuz işçilerine, yenilmiş Zenci kölelere adamlar (daî) göndererek fikirlerini yayıyor. Mevâlîler (Abbasî burjuva sınıfına dahil olmayan Müslüman sınıf) ve Zımmîler (Abbasî burjuvazisinden rahatsız gayr-i müslim sınıf) ve yönetimden rahatsız ezilen kitleler çağrısına kulak vermeye ve hareket giderek güçlenmeye başlıyor.
Karmatîlerin ilk günlerden itibaren eşitlikçi bir paylaşım hareketi olarak dikkat çekmeye başladığını görüyoruz. Harekete katılanlar için ilk farz “infak” (mal verme, paylaşım, bölüşüm) idi. Öyle ki bu namazdan bile önce geliyordu.
Hareketin sosyal hedefi zengin-yoksul ayrımını ortadan kaldırmak, köleliğe son vermek, toprak reformu yaparak iktalara (devlet tarafından zenginlere bağışlanan topraklar) son vermek, herkesi çalışır, üretir hale getirmek, İslam dünyasının hiçbir yerinde aç ve yoksul bırakmamaktı. Peygamberin rüyasında geçtiği gibi; bir kadın San’a’dan Hadremevt’e kadar tek başına gidecek, Allah’tan başka kimseden korkulmadığını görecekti… Bir adam elinde altın ve gümüşle günlerce dolaşacak, zekat verecek kimse bulamayacaktı
Önce Ramazan ayındaki zekat, fitre ve sadakaları ortak bir havuza toplayarak başladılar. Harekete katılan her kadın ve erkek ortak havuza bir dinar verecekti. Hamdan Karmat buna giriş infakı (hijra) diyordu. Hareketin mensuplarından da ayrıca yedi dinarlık ahd veya mithak adı verdikleri yemin töreni infakı (bulgha) alınıyordu. Ayrıca 12 dinarlık tebliğe muhatap kişinin bölge daisi ile tanışması sırasında alınan vergi (necva) vardı. Giderek tüm servetlere beşte bir verme kuralı koydular.
Nihaî amaç giderek oranlı infaklardan özel mülkiyetin ortadan kaldırıldığı bir anlayışa geçmekti. Bu amaçla Zenc hareketinin el-Muhtare şehri gibi, aşağı Mezopotamya’da “Dâru’l-Hicre” adlı bir şehir kurdular. Peygamberimizin hicret ettiği Medine’nin bir ismi de Daru’l-Hicre idi. Ona özenerek Medine’deki gibi bir kardeşlik iktisadı kurmak istiyorlardı. Çok sayıda insan buraya toplandı. İşçiler, köylüler, efendilerinden kaçan köleler, kimsesizler, yoksullar akın akın şehre hicret etmeye başladı. Kimin neyi varsa buraya getiriyordu. Herkesten yeteneğine göre alınıyor, ihtiyacına göre dağıtılıyordu. Öyle ki kısa süre içinde silah ve at dışında özel mülkiyet “gönüllü” olarak kalktı. İranlı seyyah Nasır-Hüsrev Daru’l-Hicre’yi ziyaret ettiğinde insanların ne vergi, ne de aşar  vergisi vermediğini söyler. Yoksul veya borcu olan bir kimseye işini kurması veya durumu düzelinceye kadar infak farzdı. Toplumun diğer mensuplarının ilk görevi buydu. Bunu yapmadan namaz kılması boşunaydı. Borç (karz/kredi) sadece ortak havuzdan (Beytu’l-mal) alınabilirdi. Bütün kredi ve borç işlemleri buradan yönetilmekteydi. Tahıllar ücretsiz değirmenlerde öğütülürdü. Değirmencilerin ücretleri ve değirmen için gerekli tamir masrafları kamudan (Beytu’l-mal) karşılanmaktaydı. Halife Osman bin Affan’dan beri devam eden ikta (zengine toprak bağışı)sistemini kaldırdılar. Toprak köleliğine son verdiler. Yoksul çiftçilere ekip biçme karşılığı toprağın kullanım hakkını verdiler. Kimse toprağın sahibi olamazdı. Toplumsal servetin dışarı çıkışını önlemek amacıyla kurşundan para bastırdılar. Uzak Doğu ve Hindistan başta olmak üzere birçok ülkeye dış ticareti teşvik ettiler.
İranlı seyyah Nasır-ı Hüsrev Daru’l-Hicre’yi 443/1053 yılındaki ziyareti sırasında gördüklerini hayranlıkla aktarır… Şehirde yaşayanların sahip oldukları sığırlar, mücevherler, eşya vb. şeyler toplandı. Her köyde güvenilir kimseleri dai olarak seçtiler. Karşılık olarak bu idareci yoksullara elbiseler temin ettiler ve halkın ihtiyaçlarını karşıladılar. Böylece şehirde yoksul hiç kimse kalmamıştı. Herkes topluma yaptığı infakla büyük bir mertebeye layık olmak için sabırla ve gayretle çalışmaktaydı.
Kadınların hepsi elde ettiklerini getirdiler ve hatta çocuklar mahsule dadanan kuşları korkutup kaçırtmakla kazandıkları paraları bile vermekte idiler. Hiç kimse kılıcı ve silahları dışında şahsi mülkiyete sahip değildi. “Madem ki toprağımız var, kardeşlerimiz var, güven içinde yaşayabiliriz, şahsi mal biriktirmemize gerek yok” anlayışı yerleşmişti. Tek bir yoksul ve sakat kalmamak üzere açlar doyurulmakta ve çıplaklar giydirilmekte idi.
Karmatîlerin kurduğu düzen içinde kadınlardın rolü üst düzeydeydi. İdarede yer almaları, üst düzey toplantılara erkeklerle birilikte katılmaları kadınların hareketteki rollerini göstermesi açısından kayda değerdir. Ayrıca kadınlar da kazandıkları parayı bu sebeple birliğe ödüyorlardı. Malatî gibi abdest alırken ibriğini bir cariyesi, havlusunu başka cariyesi tutan saray tarihçisi böylesi kadın-erkek kardeşliğini anlayabilecek kafadan yoksun olduğundan “Kadın erkek birlikte oluyorlar, erkeklerle rastgele yatıyorlardı” diye alçakça yazabilmektedir. Bu kafanın, örneğin Medineli Ensarın, Mekkeli Muhacirlere “İki eşim var, boşanayım biriyle sen evlen” demesini, “Karılarını misafirlerine sunuyorlardı” (!) diye yazması içten bile değildir. Kafa bu olunca dilin de zembereği olmuyor… Anadolu’daki Ahîlik(kardeşlik) geleneği de Karmatîlerin felsefî proğramı olan İhvan-ı Safa risalelerine dayanmaktadır. Ahilikteki Lonca sisteminin İhvan-ı Safa Risalleri’nde yer aldığını Fuad Köprülü, Massignon ve Hodgson gibi yazarlar ittifakla söylerler. Lonca sisteminde bir borcun anapara dışında ödenecek miktarı yoktur. (Faiz yasaktır). Yıkıcı rekabete, tekelleşmeye izin verilmez. Ortaklaşa üretim ve paylaşım düzeni esastır. Böylesi bir esnaf ve ticaret anlayışı Karmatîlerin Daru’l-Hicre’sinde vardı. Osmanlı’nın ilk yıllarındaki Ahîlik ve sonraki yıllarda gelişen “Mirî” (kamu) toprak düzeni anlayışı da buradan gelmektedir
***
Karmatîlerin namazı, orucu, haccı inkâr ettiği iddiası meseleyi anlamamaktan kaynaklanıyor. Şöyle ki: Klasik Sünnîlik namaz, oruc, hac gibi “nusuk”ları temel farz, mülk ile ilişkiyi ise nafile derecesinde görür. Kırkta bir zekat yeterlidir. İnfak zenginin himmetine bırakılmıştır. Halife Osman’ın Ebuzer’e dediği gibi kimseye ihtiyaçtan fazlasını verme mecburiyeti getirilemez. Ama örneğin fıkıh kitaplarında geçtiği gibi kişi namaz kılmaya mecbur tutulabilir, hatta kılmazsa kırbaç cezası bile verilebilir. Aksi halde dinin direği yıkılır (!). Karmatîler ise tam tersini düşünüyor. Onlara göre dinde aslolan mülk ile ilişkidir. Kırkta bir zekât oranı hem Kur’an’da geçmez, hem de tarihseldir, değişebilir. Esas amaç zengin-yoksul ayırımının ortadan kaldırılması, mülkiyet ilişkilerine sosyal adalet, eşitlik, hakça paylaşım getirmektir. Dinin temeli buradan ortaya çıkar. Namaz, oruc, hac gibi “nüsuklar” ise bireysel olup kişinin himmetine bırakılmıştır… İşte bunu Sünnî zihin namazı, orucu, haccı inkar olarak anlıyor. Bu nedenle Abbasî şehirlerinin ortasında dev camiler var, ezanlar okunuyor, cumalar kılınıyor, hac kervanları törenle uğurlanıyor, sokaklarda kadınlar çarşafa bürünüyor. Fakat aynı şehirlerde zenginler debdebe, yoksullar sefalet içinde… Cami önleri dilenciden geçilmiyor, uzak beldelerde ıpıssız aşiyanlar, kimsesiz köyler, yıkık damlar sefaletin kucağına terk edilmiş… Nüsuklar devlet eliyle öne çıkmış, meydana dikilmiş, mülkiyet ilişkileri ise kişinin insafına, gönlüne, himmetine bırakılmış… Karmatî şehrinde ise zengin yok, aç ve yoksul kalmamış, dilenene de rastlanmıyor. Şehrin meydanında devasa tapınaklar yok, isteyen cami yaptırıyor, oruç tutuyor, hacca gidiyor. Mülkiyet ilişkileri devlet eliyle öne çıkmış, meydana dikilmiş, nüsuklar ise kişinin insafına, gönlüne, himmetine bırakılmış… Siz olsanız hangisinde yaşamak isterdiniz? Çağımızda bize ilham verecek hangisi?
Peygamberimizin her türden sünnetini küçük yaşlardan beri ezberlediniz: Sarık, cübbe, sakal,    misvak, kabak yemeği… Oysa bunların sünnetle ne alakası var? Ama bir sünnetlerin anası (ummu’s-sunne) var ki nedense kimse yanaşmaz: Mal biriktirmezdi!
Malum sünnet diye Kur’an’ın ete kemiğe bürünüşüne, peygamberimizde yaşar/yürür hale gelişine diyoruz. Adam, peygamberin kürsüsünden konuşuyor ve konuştuğu, yazdığı üzerinden mal biriktirmede hiçbir beis görmüyor. Peygamberden daha fazla mülk sahibi olmaya utanmıyor. Eğer bu mülk yığma matah bir şey olsaydı, kimse merak etmesin en önce Peygamberde olurdu. Öyle ya Allah “nimetini” en önce, herkesten önce resulünde görmek isterdi, değil mi?
***
Karmatî hareketinin en önemli yönü ilmî ve kültürel faaliyetlere verdikleri önemdir. Bu açıdan baktığımızda büyük alimler çıkardıklarını ve dev eserler ürettiklerini görüyoruz.  En başta “İhvan-ı Safa Risaleleri”nin onlara ait olduğu biliniyor. İbn Nedim, hareketin ilk kurucusu Hamdan Karmat’ın kayınbiraderi Abdan’a ait olduğunu belirttiği dört eserden bahseder: Kitâbu’l-Hudûd, Kitâbu’l-Melâhim, Kitâbu’l-Mizân, Kitâbu’l-MakâsıdAbdullah el-Mağribi ise Karmatîlerin hukuk normlarını oluşturan kişi olarak bilinir. 50 eseri olduğu belirtilir. Bu eserlerden 20 kadarı günümüze ulaşmıştır. En önemli eseri “Deâimu’l-İslâm fi Zikri’l-Helâl ve’l- Haram” Karmatî fıkhının abide eseri olarak kabul edilir. Arapça basımı mevcuttur. Böyle onlarca alim ve fikir adamı yetiştirmişler. Ünlü Hallac-ı Mansur da Karmatî olduğu suçlaması ile 8 yıl hapiste tutulduktan sonra asılmıştır. Hallac’ın da Karmatî fikirleri doğrultusunda ihtiyaçtan fazla mal biriktirmeyi haram saydığı, devrin mülk sahiplerine Ebuzer gibi isyan ettiği, bir çok fakihin “Enel-Hak” sözünün idamı gerektirecek bir söz olmadığını, fıkhî mülahazalara dayanarak cevaz çıkamayacağını söylemesine rağmen, asıl sebep başka olduğu için idam edildiğini biliyoruz. Bizlere hep ‘kendini tanrı yerine koydu, onun için idam edildi’ diye öğretildi. Halbuki asıl sebep teolojik değil; ekonomi-politikti. “Lehu’l-mülk” diye haykırması, kavmin iktidar ve zenginlikten şımarmış ileri gelenleri (mele-i mütref) takımına, müstağnilerine, bahçe sahiplerine isyan etmesiydi. Bu fikirlerin toplumda yayılması çok tehlikeli görüldüğü için ve o devirde bu fikirlerin savunulduğu ana muhalif akım Karmatîler olduğu için, onlara destek verdi. Bundan daha tehlikeli birisi olur muydu?
***
Karmatîlerin “Şiî” oluşuna gelince… Doğrusu işin bu tarafı ile hiç ilgilenmiyorum. İlham alınacak hiçbir yön de bulamıyorum. Kanımca “Sunnî saltanat idelojisi” nasıl iktidar mezhebi olup devrini tamamlamışsa, “Şiî imamet mitolojisi” de ezilen kitlelerin bir zamanlar kurtuluş umudu idi. O da devrini tamamladı. Cabirî’nin dediği gibi her ikisi de aşılmadıkça İslam dünyasının önünde yeni ufuklar açılmayacaktır.
İnşa çağında bize yeni bir dil lazım. Sosyal adalet, infak, mülkiyet ve ekonomi-politik yaklaşımları bakımından Karmatîlik benzeri hareketlerde Peygamber ocağının ateşini gördüm. Geçmişin külüne değil; ateşine talipseniz yabana atmayın derim.
Bu nedenle de “İslam’ın ‘yoldaş’larının (‘refîk’lerinin)”, insana bir kez daha ‘tarih hiç ibret alınsaydı tekerrür eder miydi’ dedirten yenilmiş ve fakat görkemli tarihini saygıyla selamlıyorum. Tabi çoğu dinî, felsefî ve mezhebî fikirlerinin zamanı geçti, devir çok değişti ama ekonomi-politik görüşlerinin gayet Kur’anî ve Peygamberimizin mülk ile ilgili tutumuna paralel olduğunu, bu nedenle de ilham ve esin kaynağı olabileceği görüşündeyim.
(Tavsiye kitap; Ortadoğu’da marjinal bir hareket: Karmatîler, Yrd. Doç. Dr. Abdullah Ekinci, Odak, Ank., 2005).

Yorumlar:
1.      sayham
Nisan 1, 2010, 19:35 | #1
KARMATİLER…
Karmatiler: 9. yüzyılda ortaya çıkmış olan ilk İslam komüncüleri. (Siz ”komünistleri” diye de okuyabilirsiniz.)
__Yani Anadolu’da ”fetret devri” nde önem kazanan Şeyh Bedrettin hareketinin ataları.
__Karmatilik, gizli bir örgüt: Tarihteki ve günümüzdeki bütün gizli örgütlerin anası; Hasan Sabbah ‘ın
__Haşşaşinler ‘ine de kaynaklık ediyorlar.
__Fütüvve, yani Ahilik de bunlardan geliyor.
__Hurufi inancı da bunlardan türüyor.
__Arap Yarımadası’nın güneyinde korsanlık yapıyorlar.
__Zenginden alıp yoksula vermek, genel uygulamaları.
__Bu açıdan Robin Hood ‘un da ataları.
__930 yılında Mekke’yi fethedip, Hacer-i Esved’ i kaçırıyorlar.
__Karmatiler ‘le başa çıkamayan Abbasiler, Selçuklu Sultanı Melikşah ‘tan yardım istemek zorunda kalıyor.
__İçki haram değil, şarap içiyorlar, güneş doğmadan iki rekat, güneş battıktan sonra da iki rekat namaz kılmanın, yılda iki gün oruç tutmanın yeterli olduğuna inanıyorlar.
__Kıbleleri Mekke değil, Kudüs. Ben Karmatiler ‘i ilk kez Dubai hakkında bilgi alırken ve bir kaynak araştırması yaparken öğrendim. (Emre Kongar)

Recep İhsan ELİAÇIK

HALLAC’IN İŞKENCE YILLARI

Yillar önce su soru aklima gelmisti cocuklugumda ; ``Islam dini Yahudi’lere neden düsmandir ?``diye. Bu sorunun cevabida ayni sonraki yillarda kafamda sekillendi. Zit gibi görünen bazi olaylarin cogu zaman ayni benzerlikleri tasidigini görüyoruz. Tevratin kopyasi olan Kuran bu düsmanliklari yaparken kendi ilham kaynagini ``imha`` etmek istiyor bu tepkiyle. Bu kadar benzerlikler tesadüfü olamaz olmadigi gibi Muhammedin bu dini bilgileri kimden aldigi da biliniyor. Bu benzerliklerden yola cikarak Mansur tarihin ender bir unsuru olamadigi Isa’nin carmiha gerilisinde de görüyoruz. Isa’nin , Yahudi bagnaz tutuculuguna karsi oynadigi rol neyse Hallac’in oynadigi rol da oydu.

Talihin kötü cilvesine bakin ki Hallac gelecekteki ölümü üzerine su anlamli aciklamayi yapmis: ``Benim ölümüm Isa dini üzerine olacaktir.`` Hallac, ölümü üzerine toplanan Müslümanlara ölümüyle alay ederek , hos gelmis sefa gelmis dercesine su sözü sarf ediyordu : „ Öldürün beni ey Müslümanlar! Kanim size helaldir. Öldürün beni ki siz mücahit olasiniz, ben de sehit olayim.“

Ve büyük benzerlikle Isa’nin carmiha gerilisinde ki su sözü Hallac ta söylemistir: „ Ey rabbim ! Herkesi bagislayip affet! Herkesi affet ama beni bagislama . Bana , sen nasil istersen öyle muamele et! “ (17)


Hallac, takip edildigini anladigi andan itibaren saklanmaya baslar h.301 yilinda Sus’daki yerined bir kadin tarafindan ihbar edilir ve Ebul Hasan Ali b. Ahmet er- Rasibi adli komutan Hallac’i yakalar düsmani olan b>Hallac’i yakalar düsmani olan Vasit valisi Hamid b.Abbas’a teslim eder.

Hallac’in büyük babasi Muhamma bir Mazdek olunca Hallac’in ondan etkilenmemesi mümkün degildir, bu nedenle Türk yazar olan Yasar Nuri her nedense bunu es gecerek alakasi olmayan bir Türklüge illada yamamak cabasini gösteriyor.Mazdeklik kaldiki son derec adaletli ve derin feslefe tasiyan yüce bir ögretiydi. Kissaca bir özetle buna vurgu yapacagim :

.... Nitekim Roma imparatorlugu Commodus’un bile girdigi bu din, Hiristiyanlikla V. yüzyila kadar basariyla savasmistir. Bütün dinleri birlestirerek bütün insanligi tek ülküde toplamayi deneyen Iranli Mani’nin (216-276) etkili Maniseizmiyle birlikte tüm Iran felsefesi, belli , belli bir kaba toplumculuk karekteri göstermektedir. Özelikle I.S. V. ve IX. Yüzyillarda eylemsel alana sicrayan Iran toplumculugunun ana temalari insan esitligi ve mal ortakligidir.V. yüzyilin sonlarina dogru ortaya cikan Zerdüst din adami Mazdek’le 816 yilinda Mazdek kalintilarinin basina gecerek Babekiye mezhebini kuran Babek, bu düsünceleri savunarak eylemsel basarilar kazanmislardir. Nizamulmülk Siyasetname adli yapitinda söyle demektedir:

``Mazdek, mal arasinda ortaktir, diyordu.ü Cünkü insanlar , Tanri’nin kullari ve Ademin cocuklaridir. Her biri ihtiyacina göre ötekinin malini kullanmali ve hic kimse bu haktan yoksun kalmamalidir. Herkes malca esit olmalidir. Mazdek in bu sözleri üzerine herkes malini ortakliga koymustu …… Mazdek ödürüldükten sonra karisi Hurreme binti kade, adamiyla birlikte Medayin’den kacti. Rey kasabasina giderek halki kocasinin yoluna cagirdi. Pesine takilanlara Hurrem-din adi verildi... Hurrem-dinliler her yana dagildilar ve her kentte baska ad aldilar, her yerde bas kaldirilar. Batiniler onlarla birlikte oldu cünkü her iki mezhebin asli birdir.``(18)


Burada kültürü veya dini bir irkin üstün yani olarak göstereceksek ( ki yanlis bir anlayistir ) Arap irkinin malumu olan Islam ve Zerdüst dini’nin diger malumu olan Iran irkinin üstünlügü göze carpacaktir. Haliyle Türkcülere övünecekleri zirnik bile kalmiyor.


HALLAC VE GERILDIGI HAC
Hallac, tutuklanip deve üstünde sakali tras edilmis olarak yola cikarildi. Koltuklarinin altndan Hac’a baglanmis sekilde, yarli gövdeye sahip iri yari bir adam olarak Bagdat’a vardiginda ana cadde üzerinde dizilmis Müslümanlar kalabalik halinde bekliyorlardi. Sehirde fisilti halinde dolasan sessizligin hüküm sürdügü ve rüzgarin tek bir yapragi kipirdatmadigi o anda bir firtnanin koptugu görüldü sanki.Saginda solunda develerle sarilmis muhafiz askerlerin arasinda bir deve ve muhafizlar uzaklarda göze carpiyordu.

Yolun daralip uzaklarda kesistigi yer olan ufuktan gelen bu kafile görülmeye basladiginda bir ciglik koptu sanki. Öküz gibi ögüren bir sesle karasakalli bir müslüman bas bas bagirmaya basladi: “ Iste Karmati Papazi , görmek isteyenler gelsin ortaya! “ dediginde, diger canilerden tekbir sesleri yükselmeye basladi “Allahu ekber!” diye.

Hallac, yaklastikca büyüyen iri yapili bedeni uzaklardan secilmeye basladi. Bu kafile grubu arasinda Hallac dimdik durup ve gözlerini gökyüzünün derinliklerine dikmis bakiyor ve dudaklari arasinda heceledigi etkili sözlerini, bir ok misali havada dans ettirip düsmanlarinin kalbine sapliyordu

Sehrin herbir yerinde degisik alanlarda günlerce agaca asilarak teshir edildi. Bu teshir sonucu akabinde hapishane hayati basladi. Tam tamina 8 yil 7ay 8 gün .

Halacin, karizmatik kisiligi ve bilgisinin derinligi , sözlerinin dogrulugu hapishane hayatindayken bile düsmanlarinin kimi zaman hayranligini kazanirken onlari ayni zamanda cileden cikariyordu.

Hallac tutuklandigi andan itibaren hemen idam edilmemesinin belirli nedenleri var idi. Bu nedenlerin baslicasini olusturan güvenlik sorunu ile abluka altinda olduklari gercegiydi. Fatimiler ve Karmatiler gün be gün Abbasilerin etrafindaki cemberi daraltmaktaydi. Böylesi bir idamin kendileri icin büyük bir tehlike olacagini fark ettikleri anda diplomatik bir koz olarak bu karti elllerinde tuttular. Hallacin tutuklandigi yil Iskenderiye’yi isgal eden esgal Fatimiler’dir

Daha sonra Tunusa kadar uzanan Fatimi zaferleri Bagdat’i cileden cikariyordu adeta. Bu arada Karmatilerin Basraya

girdiklerinide hatirlatmakta yarar var. Daha dogrusu Hallacin idam edilmesi risklerinden bir taneside ic karisikliklar kaygisi idi.


Hapishane hayati sanildigindan da ziyade daha iyi bir etki yaptigi söyleniyor. Kissacasi bu hapisahane yasami universite rolü yapmis ve kendisini daha üst seviyeye tasiyacak bilgiye erismesini saglamis, “Kitabu’t – Tavasin “ adli eseriyle kendisini günümüze tasimistir. Es-Siyasetu ve’l Hulefa adli eseri zamanin Halifesi olan Muktedire ögüt olarak sunulmustur.

Ali b.Isa’nin kitapligindan cikan Hallac’in eserlerinden digeri ise; “Tuhfetu’l-Umera fi Tarihi’l-Vüzare”adli yapittir.


Ayrica sanigin kacmamasi icin cok iyi egitimden gecirilmis korumalar da dahil onlarca hapishanenin degistirilmesi bile carpici bir gelismedir Abbasilerin lehine. Hatta bir keresinde Hallac’i kücük düsürmek icin bir kizi anlasmali olarak cezavine sokarak kendisini tecavuz etmek üzere üzerine abandigini ve ani uyanisi ile farkettigini , bunun üzerine Hallac’in, “ seni namaz icin uyandirmaya gelmistim! “ komplosunu iftira ile tertiplemis kiza söyletmislerdir. Kaldiki Hallac’in bu tariate 65 yasinda oldugu iddia ediliyor.

Hallacin bir diger özelligi ise I.S 216-276 yillarinda yasayan Partli Mani’ ye benzerligi idi. Hallacta dini ve felsefi bilgisi disinda hekimlik meslegi oldugu söylenmekte ayrica Halife Muktedir’e hapishanedeyken tedavi konusunda yardimci oldugu ilave edilmekte.

Mani ile Hallac’in bu benzerligi nedenini biraz irdelersek ikisininde Zerdüst geleneginin etkisini görebiliriz. Kaldiki büyükbaba olan Muhamma bir Mazdek’ti. Bir insan düsünün ki kusaktan kusaga süre gelen inancinin izini tasimadan bir cirpida onun etkisinden kurtulsun. Arastirmacilar bu konuda tarafli bakarak Hallacin bu yönünü inkar edip vurgu yapmazlar. Amac Hallaci Arap ve Türk yapmak gayretidir. Hallac, insanligin merkezini olusturan anadan üryan irk elbisesini soyunmus bir dehadir.

Hallac idam edilmeden önce dostlarindan Ahmet b.Ata ile “Hallacin hizmetici” namiyla taninan Sakir’in de üstadi aleyhinde konusmadigi gerekcesiyle boynu ucurularak öldürülmüstür.

Öyle agir sistematik bir iskence uygul anladi ki Hallac’a, adeta TC nin bugünkü iskencesini aratmayacak türden bir iskenceydi. Onu görüsmeciler önüne cikarirken sacini sakalini yolarak görüstürüyorlardi. Bu iskence metodu, sanigi manevi olarak ruhen cökertmek amacini tasirken, moral degerlerini alt üst ederek kendisini ayakta tutan ic dayanaklarini tümüyle tahrip etmekti.


“ Hallac, son 5 ay icinde, sadik dostlari olan Ahmet b.Ata ile sufi bilgin Ibn Hafif disinda hic kimse ile görüstürülmüyordu. Ancak Hamid zaman zaman Hallac’i, bir araya getirdigi bazi insanlarin önüne cikarip rezil etmekten geri kalmiyordu. Bu durumlarda Hallac, saci -sakali cok kücültücü sekilde yolunup, toplananlar önüne cikartiliyordu. “(19)

CiLECiLiK
Hallac , ilk olarak yemeden icmeden kendini dünya nimetlerinden maaf tutmak ve icin cileli yasami ile ortaya cikmis. Kendisini bilgi olarak birinci asamada donatip hitap adami olarak kitle karsisinda eylem yapmistir. Bu Cile yasaminin tarihte Mansur’la baslamadigina dikkat cekerek bir alintiyi okuyucunun bilgisine sunacagiz: Cilecilik ;“ (Os. Züht, Zühdü takva; Riyazed,Zühdiyye, Zahitlik, Kesislik; Fr. Ascetisme, Al. Asketlik, Ing. Ascetizm; It. Ascetizmo)


Tinsel benligini yüceltmek icin tensel beniligini yok etmeye yönelen islemlerin tümü.. Yunanca idman anlaminda askesiz sözcügünden türetilmistir. Törebilmisel anlamda, dünya zevklerini kücümseme temeline dayanan bir ahlak ögretsidir. Gizemcilikte cilecilik üc asamada gerceklesir : Bilgisizlerin cileciligi din bakimindan haram sayilanlardan, bilgisizlerin cileciligi yeterinden fazla olanlardan, ermislerin cileciligi Tanridan gayri herseyden vaz gecmektir. Dinsel alanda cogu delilerin ermis sayilmasi, cilecilerin kendilerine aci cektirme isi delilige vardirmalarindan ötürüdür. Cilecilik deyimi ilkin antik cag Yunanlilarinca kullanilmistir. Özellikle kini’ler asiri cileciydiler. Hint Brahmaciligi ve Budaciligi de cilecilik ögelerine dayanir. Hiristiyanciligin ilk caglarinda cöllerde tek baslarina yasayan tarik-i dünya ( dünyayi terk eden )’lar cileci kesislerdi. Hiristiyan aleminde ortacagda da Katolik kilisesinden umut kesip iclerine kapanan Hiristiyanlar cilecilige siginmislardir. Islam gizemciligindeyse cilecilik cok yaygindir ve bircok tarikatlarin temel ögesidir. Islam tarikatlarinin coguna cile sinavinda basari kazanarak girilir,bilgiye erismenin ilk adimi da cile cekmektir. Ilkellerde de cile törenleri ( Fr. Les rites ascetques ) yaygindir. Örnegin Avusturalya ilkellerinde gencler dinsel yasama girebilmek icin ormana cekilirler, oruc tutarlar ve hic kimseyle konusmazlar, uykularini gittikce kisitlarlar. Bütün bu cilecilerin amaci dogal kisiligi yok ederek insansal kisilikle yeniden dogmaktir: Topluma besin saglayabilmek baska toplumlarla dögüsbilmek icin genclerin güclü ve dayanikli olmalari gerekmektedir. Cileciligin temelinde bu gibi nedenlerde yatar . Toplumbilimci Durkheim, ilkellerin genellikle aciyi kutsal saydiklarini , bir örgeni acitmanin o örgene kutsallik sagladigina inandiklarini yazmaktadir. Les Formes Elementaris de la Vie religiuese (1912) adli yapitinda söyle der : “ Oysa acinin kutsallik verdigi inanci yeni dinlere özgü sayilir. Kuskusuz, tarih boyunca aci cesitli bicimlere bürünmüstür.. Örnegin Hiristiyan acinin ruhu temizledigine, yücelttigine inanir. Ilkel Avusturalyali bedeni etkiledigine , yasam gücünü artirdigina sac ve sakallari gürlestirdigine, kaslari sertlestirdigine inanir. Her iki inancta acinin , insanin bedensel tinsel gücünü artirdigi temelinde birlesmektirler. (20)

(17) Passion 1/68
(18) O. Hencerlioglu
(19) Aktaran Yasar Nuri S. 88
(20) O. Hencerlioglu

HALLAC- I MANSUR ÖGRETISI VE KARMATILER-2

HALLAC- I MANSUR ÖGRETISI VE KARMATILER-2

Din -i iman -i namaz-i hacc -i erkan -i zekat
Bahs-i da ‘vi seriat kamu güftar nedir ?
Ilm-i Kuran Hadis-i va’z la ders
Cümle alem bir mani imis bunca tekrar nedir?
Ilm-i tehvid okuyan medresenin ilmini okumaz
Gör gel ravzada ol sirri ile esrar nedir ?
Sözünü bilene cümle hakikattir sözden anlayana
Özünü bilmeyene cümle bir güftar nedir ? “
Nesimi

Karmati Kuran eksenli bir düsünce sistemi gelistirmis gibi görünsede bu taktiksel bir anlayisin ürünü olmakla birlikte kendi özünü Kuran’la kamufüle etmektedir. Yer yer onun dogma anlayisinin temeline dinamit korken gökyüzüne savrulan her bir parcasina, elini gözlerinin üstüne siper ederek günese karsi bakar ve savrulan her bir parcasini gülerek seyreder . Karmatilik Kurani gönül isi temelinde islevsiz hale getirir peygamberligin yerine ise Veli’ligi oturtturur.

Onun Kamil insan ve insanin Veli’lik derecesine ulasmasi icin nefsi kötülükleri yenerek bireysel cikarciligi asarak yeni insan tipini ortaya koymaktir ve bu amaci gütmektir.

Tanri’nin insan cemali’ne tecelli etmesi olarak algilanan bu teorik anlayis Hallac-i Mansur’da “ en- el hak “ diye kendini disa vurur.

Onun icindir ki, Halife Müstencid Billah (ölm.544/1150) ibn Sina (ölm. 428/1037 Ihvan Risale’lerini yaktirmis ve ona karsi savas baslatmistir.

Karmati Dai’ler cok iyi bir egitimde gecirildikler ve egitimlerini Darulhikme denen medreselerde gördükleri söylenir. Kitap okuma isi topluca gruplar halinde olur ve tartisilip sohbet edilir ve bu gruplara da “mecalis “ adi verilirdi.
Konusulan konular tamamiyle feslefeye tekabül bilgi hikmetiydi. Bu meclisler bes gruplar haline ayrilir ve görevlendirilirlerdi:


* Büyük seckin ve dostlar icin
* Devlet yöneticileri icin
* Siradan insanlar ve yolcular icin
* Kadinlar icin
* Sarayli kadin adaylari icin

Karmatilerde mal mülk edinme sadece techizat ve kilic üzerineydi ondan ibaretti. Onun disinda mülk edinebilmek gelenege aykiri oldugu gibi ayni zamanda yasakti. Her bölgede yiyecek ve gida maddeleri dagitan komiteler görevliydi. Bu komiteler 3 er kisilik Dai’lerden olusurdu.Dagitim esnasinda yoksullar ihmal edilmez , hamile kadinlarin hakki iki nefse sahip olduklari düsünüldügü icin iki pay verilirdi.

Finans kaynaklari ve dagilimi
* Tüm sosyal kurumlar ( isci, ciftci,zanaatkar ve tücarlar ) bütceden destek görürlerdi.

* Zekat, fitra disinda her ay 1 Dinar olarak ayda vergi alinirdi.Bu toplanan paralar kamu hizmetinde calisan sosyal faliyetler ve kalkinma icin sinai dallarinda kullanilirdi.

* Bilim ve egitim harcamalari bu bütceden karsilanirdi.

* Toplum bireyleri arasindaki ayricaliklar kaldirilarak esit hale sokulur ve baris dialogla saglanirdi ve kardeslik esas alinirdi.

* Kadin ile erkek arasinda cinsiyet ayrimi yapilmadan esitlik saglanir üretimde ve yönetimde esit statü korunurdu.

* Toplum bireyleri arasinda sözlesme haline gelen Karmati disindaki toplumlara karsi SIR larin ifsa edilmemesi esasti.

Karmati yönetimini olusturan kadro siralamasi El-Ihvani, el Ruhama ( seckin iyilik sever insanlar )
15-30 yas arasi; ögretiyi ve measi kavramaya egilimli kadro adaylari.
El-Ihvan,el-Fudala (erdemli kardesler)
30-40 yas arasi; Hikmeti kavrayan ve seckin ekip sefleri adaylari.
Muallim ve Mukarreb ( insanin en üst mertebesine ulasmis Veli ve ögretmenler )

50 yasin üstündeki, yas ve bas olgunlugu münasebetiyle kendini bilgiye kesiflere veren alimlerdir.

Hiyaresik siralamasi
Imam: Tanridan sonra gelen ilhamli erendir.
Hüccet: Imama bagli ve ona tabidir.
Zülmassa:ilmi emen kisi olup hüccete tabidir.
Ed-Dai el-Ekber :Seckin siradan insandir.
Ed-Dai el- Me’zun: Karmati örgütcüsü ve tayin edicisi davetci.
Mükabil:Mezun Dai’lere hizmet eden kisi.
Mümin: Dai’nin korumasinda olan en alt taraftar.(10)

Karmat,kelimesinin etimolojisi olarak Keramet söz kökeninden geldigi kanaatina vararak Kemal’e ermenin ikinci dogumla gerceklestigini görmekteyiz. Hicap( perde ) bir maddeden öte birsey degildir , bu perde kalktiginda kisiyi asan kozmik zihinsel suura erilir ki ikinci dogum olarak mümkündür deyip bu olguyu aciklamakta.Bu dogum olayi fikirsel dogustur cesedi dogus degil. Ve Yunusun dedigi „Ben“ dir.

Beni bende demen bende degilem bir ben vardir bende benden iceru... dur.

Kemal erismenin adi ikinci dogum olduguna göre onun önündeki 5 müstebit engel vardir.Bes negativ engel sunlardir: Gök,tabiat,yasalar,devlet,ihtiyac ve zaruret. Bu müstebitlerden kurtulmanin yolunun ibadetten gectigini ögütler.

Karmatilerin egemenliginin sonu h. 4, yüzyilin sonlarina dogru Abbasi saldirilari karsisinda, Fatimi’lerle aralarinin acilmasiyla ikinci düsman cephesinin patlak vermesi yasamlarinin acili sonunu hazirladi.Fatimi komutan Ca’fer b.Fellah tarafindan h.360 Sam’in isgali onlarin kötü kaderi oldu. Ele gecen bütün Karmatiler en agir iskencelere tabi tutularak korkunc sekilde idam edildiler.iste Hallac, bu agir iskenceyle öldürülenlerin kaderini paylasan üstadlardan birisidir.

Taberi, Karmatilerin hücrelerinden alinarak parca parca dogranilarak halka teshir edildigini ve koro halinde sokaklarda tekbir getirdiklerini yazmaktadir.(11)

Bu tekbir olayini Maras katliaminda ve Sivas katliaminda esefle izledik ve Islamdan nefret ediyoruz.Bu bas belasi Islam adeta yedi basli catal agizli bir ejderhadir ev basi ezilmedikce aydinligin yüzü görülmeyecektir.

Hallac-Karmati iliskisi
Bütün bu yazilanlardan sonra okuyucu Hallac üstadimizin Karmati ile ilsikisini daha acik net sekilde bir sekilde isteyecektir. Bu son derece hakli bir istek olmasi yaninda dogalligini kabul edecegiz. Kitap yakma insan dograma kültürüne sahip olan Islam egemen siniflarinin ve genel kültürünün geriligini düsünecek olursak belgeleri tahrip ettiklerini rahatlilkla söyledikten sonra, okuyucunun isteklerinin karsilanmasi icin yazacaklarimizin, belgeden öte yorum bilimsel irdeleme olacaktir.

Karmatilerin yasadigi bölgede büyük katliamlar yasanmis ve Islamin dogusu itibariyle devlet olusu akillara su soruyu getririp insani uyariyor: peki Din’in dogasina aykiri degilmi devlet ?

Mutlaka bu soruya cevabimiz evet olacaktir. Din bir dünyeevi sorunu degildir. Bu nedenle Hallac’in bir sufi oldugunu düsünecek olursak, basina gelenlerin kabul edilemeyeck kadar vahsiyat oldugunu söyleyecegiz.

Hallac’in ismi karsitlar tarafinadan „Karmati Papazi“olarak anilir. Papaz kelimesini bir tarafa birakirsak , egitim aldigi sufilerden Sehl b. Abdullah et –Tüsteri (ölm.283/896) den ders alan Hallac, iki yil kadar egitimi devam ettirmis.Daha sonra Basra’ya geldiginde Amr b.Osman el-Mekki ( 297/909)nin yaninda ders aldigini söylemistik. Bu nedenle ömrünün ileri ki dönemimde kendisini gelistirip ögretmenlerini astigini da mantiki olarak kabul ediyoruz. Insanin kendisini gelistirmesi ve derinlesmesi gayet dogal bir sonuctur. Hallac’in, Karmati ögrencisi oldugunu bilmekle birlikte Hacerülesved’in sökülmesi ve hacci adaylarina saldirmalari da baska bir gercek olduguna göre ; Karmati olmamasi icin sasilacak bir sey yoktur. Kendisi ölürken bile yeniden dogacagini ve insanin bir Hak oldugunu kendi cümlesiyle ``en el- hak ``sözü betimleyerek ifade etmistir. Bu su anlama geliyor; Tanri insan görünüsünde tecelli olur. Bu görüs islam inancina tümüyle aykiridir.

Alevilikte : Insan Tanridir, Tanri ise ölümsüz insandir. Söylemiyle örtüsür. Evet karmati ögretisi günümüz Aleviligidir.

Hallac’i sahiplenen bir takim Sii gruplar olmasina ragmen Y. Nuri Öztürk’te Türklere yakin oldugunu iyi iliskilerine dayandiriyor , ve devam ediyor : „Hallac, Türklerle son derece iyi gecinen , onlarin Islam’lasmasi icin büyük cilelere katlanan bir mistik tebligcidir. Hatta Hallac Türklerin ihtida babasi sayilir. „

Baska yerde ise yazdiklari su cümleden ibarettir: “ Bir noktanin daha altini cizmek istiyoruz: Abbasi yönetiminin , Karmatiligin en zorlayici döneminde Türkleri bir tür `` koruyucu ve kollayici `` rolüyle devreye soktugu ve onlara bir cok imkani cömertce sundugu bilinmektedir.Bir askeri unsur olarak Türkler , elde ettikleri imkanlar arasina Abbasi yönetimince saglanan bazi topraklari da katabilmislerdir. Bu durum , Abbasileri bas düsman bilen Karmatilerin Türklere iyi gözle bakmamalarina yolacmistir. „

O kadar komik bir iddia ki kendisini bir arastirmaci olarak begenmedigi Ibn Arabi’nin durumundan daha kötü ve gülünc hale getiriyor. Türklerin Karmatilerle savasini yazan kendisidir, nasil oluyorda Hallac hakkinda bu iddia’ya sahip olur onu kitabinda görmek mümkün degil. T.C. nin bir memuru olmasi ve resmi tezi savunmasi halinde kendisini anlamamak hic de zor degil. Üstelik Tv lerde tencere – tabak pazarlarken Turan Dursun gibi kisinin kaderine de bir not düselim. Hic bosuna Ibn Arabi ve Gazali’yi elestirmesi haksizdir.

Kaldi ki Selcuklular dönemine baktigimizda Ismaili harekati olan Alamutlular Nizami ül- mülk’ün gönderdigi Türk akincilari karsisinda görmüs bir cirpida dagitip komutanla birlikte bayragi da kaptirarak yiginla askeri esir vererek götün götün geri kacarak bozguna ugramis.

Durup dururken Hallac, neden Karmati yapmamisda da Türkleri Müslüman yapmak istemis (!) ? Bu Türkiye de at gözlügü takan aydinlarda görülen tek bir örnek degildir.

Olaya irkcilik mantigiyla bakmak düpe düz ortacag anlayisidir. Bu elbise Alevilere giydirilmek isteniyor bize, biz de bu elbisenin bize cok dar geldigini majestelere belirtmek isteriz.

Alevilik, Irklarin degil Kirklarin yoludur.

Fransiz yazar ve arastirmaci Massignon’a göre, Hallac’ ta Helenistik kültürü izlerinin mevcut olup, Islami düsünce Esmaül Hüsna disina tasmistir. Hallac’in kullandigi namus kavramini da Grekce Nomos’dan gelmektedir diye vurgu yapar.Bu Yunan izlerinin etkisini Tavasi’nin son bölümünde ( logos ) gördügünü izah eder. Hakk kavramini ise Aristo ve Platon eserlerinden etkilendigini minevver sekilde mantiki olarak inceler ayaklari üzerine diker.(12)

Hallac’in bu kültürü Sabbi olan Sabit b. Kurra’dan(ölm.332/943) tecrübe edindigininde göze carptigini aciklik getirir ve Ebu Bekr er-Razi’yide(ölm.320/932) buna ekler.(13)

Bununla birlikte Halac’a üstad diye hitab ettigi er-Razi’nin el- Havi adli eserine dayandirarak anar. Bir baska arastirmaci ve tarihci olan Mez’de, gnostisizm ( Irfancilik )le bagini kurarak bu tezi pekistirir.

HALLAC’TA YASAM KAYNAGI
Hallac’in yasam rengini aldigi ve cengini ilahilestirdigi ilham kaynagi gücünün baslica nedenlerinden birisi tekstil iscisinin oglu olmasdir. Bu sinifsal köken onun gövdesinin dal budak olmasini saglamis adeta Judas Baum gibi türlü türlü cicekler acmasi karsisinda, o günes isinlarinin altinda seyrine dalanlarin bakisina hayranlik kazandirmistir. O, 244/858 yilinda Beyza yakindan Tur kasabasinda dogmus, Mazdek inancini tasiyan dedenin torunudur. Hallac’i bize aktaran Islamci yazarlar mutlaka ki onun Kurani okudugunu ve ezberledigi anlatacaklar biz bunun dogru olmadigini söylemleriyle celistigini okuycular huzurunda anlatacagiz. Onun sinifsal kökeninin Hallac.(14)
olmasi dedesinin Mazdek olmasi ve Yunan filosofisinin etkileri bize neleri okuyup okumadiginin ip uclarini verir. O kadar farkli yazilar yazilmistir ki, adeta Halac’a haksizlik yapilarak ikinci kez bir baska asirlarda idam edilip bu sefer basi sokaklarada tekbirlerle gezdirilip ifsa edilmemis tersine yazilari ve ölümsüz eserlerine tecavüz edilmistir. inancina sahip olan dedesinin adi Muhamma’dir..(15)

Hallac ve diger derin kisilerin derinliginin ölcüleri baslica kaynagi daha kücük yastayken belirli kitaplarin ezbere okutulmasindandir. Bu konular Yahudi bilim adamlarinin neden fazlaligi üzerine bir sohbette bilincime carpmaktadir.

Bir Sigmun Freud, Karl Marx ve Einstein ve daha nice örnegini verecegimiz Jeniler ve bilim adamlarinin kökeni Yahudi’dir. Insanin Yahudi kökeninden gelmesinin nedeni irki degildir ve kalitim olayi olarak da yorumlanamaz. Sadece Yahudilerin inanclarina göre daha cocuklari 5 yasinda iken aileleri Tevrati ezbere ögretirler. Bu eylem ve tesvik cocugun beyninin training’ini gelistirip düsünce kapasitesinin hacmini dogrudan etkilemektedir. Bunu bir Hindistanli da yapsa ayni gelisme onlarda da görülür.

Gelelim Mansur’un mitolojik eylemine Islamci yazarlar göre dinleyelim. Hallac üc ziyaretten ilkini gerceklestirdigi Mekke yolculugu sirasinda köle ayaklanmalarinin ayak sesleri ve kilcilarin sakirtisi gökleri fet ediyordu. Hallac kendisini dini egitime ve edebiyata, felsefeye vermis kendisini gelistirmis artik ruhunu miraca yükseltmek sevdasindadir.Biz bu sözü eylem olarak algilyoruz ve meydan okuma olarak ekliyoruz.

Mekkeye gelisinin h. 270 yilinda tarihi Bagdad satirlarinda su tarihi izlenimler nakledilmistir: Ebu Yakup Nehr-recuri(ölm.330/941) eserinde söyle anlatmaktadir : Mekkeye ilk gelisinde Kabe’nin sahninda oturuyordu. Bir yil müddetle oturdugu yerden sadece abdest(yikanmak)almak ve tavaf etmek icin ayrilmistir . Ne günese aldiriyordu nede yagmura . Her yatsi vakti yanina bir cörekle bir testi su konuyordu.Bir cöregin dörtte biriyle birkac yudum su aliyor kalani geri ceviriyordu.

Bu cileli yasam ve perhiz hem görenleri saskina ceviriyor hemde insanlarin dünyasini alt üst eden carpici eylem olarak meydan okumak olarak karsitarina yanisyordu. Bu eylem kiyametin koparacaginin belirtileri olmali ki , Ibrahim b. Seyban söyle anlatiyor: Üstadim Ebu Osman el-Magribi (ölm.299/911) ile birlikte Amr b.Osman el-Mekki’ye gitmistik. Konusma sirasinda Ebu Kubeys tepesindeki bir gencten söz edildi.Biz oradan ayrilinca hemen Ebu Kubeys’e ciktik. Öglen sicagiydi. Tasin üstüne oturmus bir gencle karsilastik. Alnindan akan terler tasa dökülüyordu. Arkadasim bu manzarayi görünce bana : „ Hadi gidelim“ diye isaret etti.Vadiye indigimizde söyle dedi: Ömrün vefa ederse su adamin basina neler gelecegini görürsün. Oturmus Allahla ahmakca sabir yarisi yapiyor. Allah ona,tahamül edemiyecegi bir bela mutlaka verecektir.Bu gencin Hallac oldugunu ögrendik.(16)

Hallacin, bu demostratif eylemi seyircileri etkilemis sevenlerini büyüleyip , düsmanlarini ise kine bogmustur. Pir Sultan da oldugu gibi onunda son aninda dostlari düsman safina gecerek , ``her dostlukta düsmanlik yeserir ama her düsmanlikta dostluk yesermez `` sözünü tarihi olarak dogrular. Yine sükredelim ki Pir Sultana tas yerine gül atmislar ama Hallacin talihi daha acilidir; basini siriga takarak dolastirmislardir. Hallac büyük ihtimalle göklerinin derinliklerine bakislarini iterek cevresindekilerine siirlerini ve felsefi sözlerini secici kelimelerle beyan etmistir.O belagatli ve sözlerin zarafati onu ölümsüzlestirmistir.

Felegin oynadigi oyuna bakin ki Hallacin ögretmenlerinden olan, Amir b.Osman el-Mekki ve en zor günlerde imdadina kostugu Cüneyd el-Bagdadi karsi saflar gecmisti. Hallac artik zamanin kaldirmadigi aymazligin karsisinda hocalarindan göbek bagini keserek tarihin unutulmaz bilgini sifatina eriserek dogumunu saglamistir.Kamil Mustafa es-Seyb’in deyimiyle : `` Artik Hallac sadece kendi benligine güvenip dayanacak asamaya girmis bulunyordu ``

Biz bu cümleyi söyle ifade edecegiz ; `` Hallac, icini kurtlarin kemirip bosalttigi bastonlara degilde kendi icindeki güclü inanca dayanarak yolunu yürümüstür. ``

Bu yol, hak yoludur . Hak insanin kendi aklinin ve vicadinin sarsilmaz gücü olan adaletin ta kendisidir. O yollari yürüyen Nesimi ve Pir Sultan’i büyük bir sükranla aniyoruz.

(10) Veli ,65
(11) Aktaran Y. Nuri Öztürk. Sayfa 54
(12) Passion 1/242- 243
(13) Buradaki ünlü doktarlar Muktedir dönemimde saray tabipleridir.
(14) Hallac : yün ve pamuk temizlenmesi ve egretilmsi ve boyanmasdir.
(15)Passion1/54-55,139
(16) Massignondan aktaran Y. Nuri S.70