4 Temmuz 2020 Cumartesi

İSLAM TARİHİNDE TOPLUMSAL ÖRGÜTLENME: KARMATÎLER

İSLAM TARİHİNDE TOPLUMSAL ÖRGÜTLENME: KARMATÎLER

Karmatîler, Sünni-Abbasi iktidar karşıtı bir hareket ama nihilist değiller. Yıkmakla yetinmiyorlar; yerine alternatifini inşa ediyorlar. Devrimcilikleri de burada yatıyor zaten. Bir alternatif toplumsal düzen yaratıp uyguluyor ve bunu da 150 yıl Bahreyn çevresinde yaşatabiliyor…
Karmatîlerin sosyal yaşamı Nasır-ı Hüsrev seyahatnamesinde şöyle anlatır: ‘Çok barışçıl bir toplum. Üretilen her şey ortak. Hiç kimsenin özeli yok. Çocuklar toplumun tümünün sahip çıktığı ortak değerlerdi. Kreş benzeri yapılarda çocuklar hem ciddi bir eğitim alıyor hem de kadın erkek herkes tarafından bakılıyor. Dışarıyla ticarette dürüstmüşler. Yüksek bir kültüre sahiptirler. Yeryüzünde insanların kurduğu eşitlikçi bir cennet. Sendikal örgütlenmeleri var. Örgütlü bir toplum.’
Karmatîler, kendilerinden yüzlerce yıl sonra tarih sahnesine çıkan Şeyh Bedrettin’in ütopyasını X. yüzyılda yaşama geçirdiler. Kurdukları her alanda eşitlikçi komünal toplum düzeni Fas’tan, Bahreyn’e, Irak’tan Afganistan’a kadar Batınî akımların esin kaynağı oldu.
Hallac-ı Mansur’dan Hasan Sabbah’a birçok tarihsel figürü doğrudan etkileyen Karmatîler, “İsmailîlik Öğretisi”nden doğrudan etkilenmişlerdi…
  • ABBASİ DÖNEMİNE KISA BİR BAKIŞ
Özellikle İslamiyet’in bir iktidar dini olarak şekillenmesinden ve bölgede fetihçi (yayılmacı) bir devlet halini almasından sonra gerek İslamiyet’i kabul etmemiş olan bölge halklarında ve gerekse de Müslümanlaşan kesimlerde bu duruma karşı muhalif arayışlar ve hareketler baş gösteriyordu. İslam’ın tamamen devletleştirilmiş bir hali olan Sünni Emevi iktidarına karşı yoğun tepkiler örgütleniyordu. Özellikle Şam merkezli Emevilerin Ehl-i Beyt’e karşı gerçekleştirdikleri katliamlar gerekçe gösterilerek Emevi iktidarına karşı bir toplumsal mücadele alanı yaratılmıştı. Ehl-i Beyt’ten olduğunu iddia eden Kureyş kabilesinin Haşimi kolundan olan Abbas oğulları “İmparatorluğun en ücra köşelerinde bile Emevi yönetimine karşı başkaldıran halklar ile ezilen kesimlerin hareketlerini sahiplendi. Görünüşte onların “eşitlik, özgürlük ve adelet” yolundaki sloganlarının temsilcisi oldular”. Faik Bulut; İslam Komüncüleri; Karmatiler syf,34
750 yılında o zamanlar adına Medinetü’s-Selam denilen Bağdat şehrini inşa (760) ederek kendi devletlerini kuran Abbasiler halifeliği Şam’dan Bağdat’a taşıyarak bu mücadelede zaferlerini ilan etmiş oluyorlardı. Ancak Abbasilerin halifeliği ele geçirmiş olmaları ve İslam devletinde iktidar olmaları halkların bekledikleri özgürlük ortamının yaratılmasına yol açmamıştı. Tam tersine iktidarı ele geçiren Abbas oğulları kendi kabile üyelerine devlet içerisinde daha geniş ve özel olanaklar tanımışlardı. Büyük tüccarlar ve toprak ağalarını da kendi egemenlik alanlarına çekerek iktidarlarını pekiştirmiş oluyorlardı. Dönemine göre bir hayli ileri olan tefeci sınıfın İslam alemi içerisinde oldukça serpilmesine olanak tanıyorlardı. Halifeler bu üst sınıf kesimlerle Bağdat’ta oturup Irak’ın verimli Sevadları (yerleşim alanları) üzerindeki ürün-rantı yiyorlardı. Halifenin göz yumduğu, köle emeğine el koyan kabile aristokratlarıyla toprak ağaları, halkı iliğine kadar sömürmekteydi. Köle ve kadın ticareti hat safhadaydı. Devletin daha çok vergi alabilmesi için Medine, Fustat, Şam gibi merkezlerde kurulan sosyal alan kompleksleri (cami-hamam-han vb.) çerçevesindeki sömürü çarkı aralıksız dönüyordu. Bağdat ve Kahire sokaklarında has ipek kumaşlardan defile yapacak kadar kendini fütursuzca sergileyen bir İslam sosyetesi türemişti. Muazzam servetlere sahip bir tüccar tabakası oluşmuştu.
Bu ekonomik, toplumsal ve siyasal farklılaşma İslam devleti etrafında büyük mülkiyetin gelişmesine ve git gide halkın daha fazla baskı altına alınmasına yol açıyordu. Özellikle ekonomik olarak gelişmekte olan tarım alanında geniş topraklar üzerine kurulan çiftliklerde işgal edilen topraklardan getirilen esirler ve mazlum halkların evlatlarıyla, köle pazarlarında satılan Afrikalı zencilerin canları pahasına ve bir kuru lokmaya muhtaç edilecek biçimde çalıştırılmaları çok büyük bir gelirin elde edilmesine olanak sağlamaktaydı.
Bunların yanında “Abbasi halifeleri Sasani yönetim tarzından da etkilenerek kendilerini Allah’ın yeryüzündeki gölgesi ilan edip tanrı kral mertebesine yükselerek “bir ruhban sınıfı”nın oluşmasına neden olmuşlardı. Halife sarayının ihtişam ve debdebesi, saray mensuplarının ve şehirli zenginlerin sefahat ve israfı, biçare köylü ailesinin kuru ekmeğinden keserek ödediği vergilerle ve angaryayla sağlanıyordu. Bağdat’ta hegemonya kuran din alimleriyle mezhep kurucularının sonu gelmez teorik tartışmaları; aç, yoksul köle ve sefil insanlarla mazlum halkların karnını doyurmuyordu. Halk “eşitlik-özgürlük-adalet” istiyordu.” Ali Avcu; Karmatiler: Ortaya Çıkışları, Fikirleri, Edebiyatı ve İslam Düşüncesine Katkıları
Toplumsal vicdanın sesi olarak ortaya çıkma iddiasındaki bir hareketin iktidara geldikten sonra içerisine düşmüş olduğu bu yozlaşma düzeyinin kendisine karşı bir tepki yaratmaması düşünülemez. Tüm bunların bir sonucu olarak 800’lü yıllardan itibaren başta Irak olmak üzere İslam egemenliği altındaki birçok alanda sınıfsal, etnik ve mezhepsel ayaklanmalar ortaya çıkmıştır. Bu toplumsal hareketler İslamiyet içerisinde tasavvufa dayalı ideolojik ve felsefik arayışların gelişmesine de yol açmıştır. Toplum bir yandan bu devlet geleneğine karşı ayaklanıp kendi komünal sistemini yaratmaya çalışırken, İslamiyet içerisinde de sufiliğe ve tasavvufa dayalı bir hakikat arayışçılığı oldukça yoğun bir biçimde gelişiyordu. Erken dönemlerden itibaren Mevâlîler, Şiîler, Haricîler, Mutezilîler, Hurufiler, Horasanlılar, Mazdek-Hürremîler-Babek, Zenciler, İsmailîler, Karmatîler gibi isyan hareketleri ile Hallac-ı Mansur, İbn-i Arabi, Sühreverdi, Farabi gibi ilim ve tasavvuf sahibi kişiliklerin karşı çıkışları komünal toplum değerlerinin devletleşen İslam karşısında korunması ve kendi hakikatine ulaşmasının arayışları oluyordu.
800’lü yıllar yine İslamiyet içerisinde felsefeye yönelmenin yoğunca yaşandığı yıllar olmaktaydı. Bu dönem Yunan filozoflarının eserlerinin yoğunca Arapçaya çevrildiği bir dönemdi. Buna öncülük eden Mutezile ekolü birçok alimin yetişmesine olanak sağlamıştı. Özellikle de Basra ve Bağdat’ta bu yönlü gelişmeler sıkça görülüyordu.
  • KARMATİLER
Karmati hareketi 870’lerden başlayarak 1070’lere kadar, 200 yıla varan bir dönem içerisinde Ortadoğu’nun bütününe yayılmış olan en büyük toplumsal hareket olarak adlandırılmaktadır. Abbasi devletinin hakim olduğu alanlar üzerinde büyük bir nüfuz edinen, Abbasi iktidarını büyük oranda gerileten ve sınıfsal-toplumsal ayrışmayı demokratik ve komünal örgütlenme temelinde hakim kılan bu hareket herkes tarafından İslam Komüncüleri olarak adlandırılmaktadır.
Ortadoğu’da böylesi bir hareketin çıkışını kendi başına salt bir mezhep ayrışmasıyla açıklayamayacağımız açıktır. Bu nedenle konuya giriş yapmadan önce kısa da olsa 800’lü yılların Ortadoğu’sunu biraz daha tanımamız gerekecektir.
816 yılında Kürdistan, İran ve Azerbaycan topraklarında Abbasi işgaline karşı direnişe geçen ve 838 yılına kadar iki halife dönemi boyunca isyan halinde bulunan Babek önderlikli hareket İran coğrafyasında yaşayan Kürt, Fars, Azeri ve diğer halkların Zerdüştiliğe dayalı toplumsal taleplerinin direnişi oluyordu. 23 yılı bulan bu isyan özellikle Kürdistan, İran ve Azerbaycan topraklarında yaşayan halkların kendi sosyal, siyasal ve ekonomik yapılarını talancı işgal güçlerine karşı savunma anlayışı temelinde gerçekleşiyordu. Tamamen komünal bir öze dayanıyordu. 23 yıl süren bu isyan Abbasi devletini çok zor bir durumda bırakmış, ekonomik ve siyasi açıdan oldukça sıkıştırmıştı. Bu durum Abbasilerin içeride vergileri arttırmasına ve halk üzerinde fazladan bir masrafa yol açıyordu. 838 yılında Babek’in yakalanarak Bağdat’a getirilip idam edilmesinin ardından tam da rahatladık diyen Abbasi halifeleri bu sefer daha büyük ve tam yanı başlarında gerçekleşen bir isyanla sarsılacaklardı.
Sahab-ul Zenc lakabıyla tanınan Ali b. Muhammed öncülüğünde 869 yılında Basra’da başlayan isyan kısa bir sürede Irak’ın güney alanlarının bütününü kapsadı. İsyan Irak’ın güneyinde Fırat ve Dicle nehirlerinin Basra Körfezi’ne yakın kıyılarında tarıma uygun alanlar yaratmak için kanal açma işinde çalışan ve bugünkü Tanzanya olarak bilinen Afrika ülkesinden getirilen köleler içerisinde başladı. Kısa bir sürede büyük tüccarların çiftliklerinde çalışmak zorunda bırakılan ırgatlar arasında da yankı buldu. Hareket Muhtara kentini başkent yaparak Bağdat yakınlarına kadar etkinliklerini oldukça güçlendirdiler. Ancak 881 yılında Abbasi kuvvetleri Muhtara kentini işgal ettikten sonra ancak bir buçuk yıl dayanabildiler. 883’te Ali b. Muhammed’in yakalanıp idam edilmesiyle isyan sona erer gibi görünür. Ancak bu isyan devam ederken ortaya çıkmış olan Karmati davetinin bir yerde bu isyanın bayraktarlığını yaptığını söylemek yanlış olmayacaktır.
Karmati ismi hakkında çok değişik rivayetler bulunmaktadır. En yaygın kabul Karmati davetin kurucusu olan Hamdan b. Eş’as El-Karmat’ın lakabı olan Karmat’tan geldiğidir. Bu lakabın ise neden verildiği tartışmalıdır. Nebati dilinde Kermite kırmızı demektir. Hamdan’ın kırmızı gözlü olmasından bu ismi almış olabileceği rivayet edilir. Ancak daha çok da köylü anlamına gelen Kûramit’ten gelmiş olması muhtemeldir. Tüm bunların gerçeklik payı bulunmakla beraber hareketin daha çok köylü ve köle-emekçi yoksul kesime dayanmasından dolayı köylüler hareketi anlamında Kûramitiler-Karmatiler olarak adlandırılmış olması daha akla yatkın bir tezdir. Hareket mensuplarının bir birlerine Arapçada yoldaş, arkadaş anlamına gelen ‘Refiq’ hitabıyla seslenmeleri hareketin karakterini daha fazla açığa çıkarmaktadır.
Karmatiliğin ortaya çıkışından önceki süreçlerde İsmaili öğretinin yayıldığı döneme “Gizli Davet Dönemi” denir. İsmaililik, İslamiyet içerisinde Ali soyundan gelen Cafer es-Sadık’ın oğlu İsmail’in halifeliğine dayanarak iktidarlaşmış İslamiyet’e karşı bölge halkları içerisinde kendisini örgütleyen gizli bir örgüt görünümündeki mezhepti. Kendi öğretisine davet ettiği her halkın kendi inançlarını İslam’a uyarlayarak kabul etmesinde bir sakınca görmüyor, bu anlamda halkların kendi değerlerine karşı bir saldırı içerisine girmiyorlardı. Genelde Bâtıni olarak adlandırılan mezheplerin birçoğu bu öğretiye dayalı olarak İslamiyet’i kabul eden toplulukların kendi inançları ile İslamiyet’i uzlaştırmaları sonucu ortaya çıkan mezhepler oluyordu. 850’li yıllara gelindiğinde İsmaililik içerisinde bazı ayrışma konuları baş göstermekteydi.
Ayrışma konularının başında gelen hususun, o dönemde İsmaili imamı olarak kabul edilen Ubeydullah el-Mehdi’nin İsmaililiğin dayandığı mehdilik öğretisinden (bir kurtarıcının geleceğine dair öğreti) vazgeçerek her İsmaili imamının bir mehdi olduğunu ilan etmesinin olduğu iddia edilmektedir. Bu İsmaililik içerisinde bir mezhep ayrışmasına yol açmış ve İsmaililer o tarihten sonra (899) Karmatiler ve Fatımiler biçiminde ikiye ayrılmışlardır. Resmi din tarihleri tarafından Karmatiliğin bir mezhep olarak ortaya çıkışı bu biçimiyle açıklansa da, Karmatiliğin çok daha geniş tarihsel-toplumsal, güncel siyasal-ekonomik nedenlerinin olduğu ve ayrışmanın 899’dan daha öncelerine dayandığı bugüne ulaşan tarihi verilerden anlaşılmaktadır.
Daî’lik İsmaili mezhebinde davete çağıran kişiler için kullanılan bir hitaptır. Yani Daî davet eden kişi olmaktadır. Bir yerde hareketin örgütleyici militanıdır. Her imam kendisine bağlı Daî’leri kendi davetlerini (öğretilerini) yaymak için değişik yörelere gönderiyorlardı. Bunlar gittikleri alanlardaki halklara, mensubu oldukları daveti (öğreti, çağrı) anlatıyor ve onları bu çerçevede örgütleyerek bir sistem kurmaya çalışıyorlardı. Bu nedenle Daî’ler özel seçilmiş, öğretiye hakim ve kendi yaşamıyla öğretinin gereklerini halklara anlatabilecek yetenekte kişilerden seçiliyorlardı.
874 yılında böyle bir Daî olan Hüseyin el-Ehvâzî Küfe Sevad’ında İsmaili öğretiyi yaymak amacıyla Selemiye’deki (bugünkü Şam) İsmaili imamı tarafından görevlendirilir. Bazı kaynaklarda ise Huzistan’dan bu bölgeye geldiği varsayılmaktadır. Ehvâzî, Küfe’de ilk dönemlerinde dini inançların gereklerine göre mütevazı bir yaşam sürerek yöre halkı içerisinde sevilen bir kişilik konumuna yükselir. Halk içerisinde kendisini kabul ettirdikten sonra Ali soyundan gelen bir imama davet ettiği yönünde halk içerisinde İsmaili propagandayı yaymaya başlar. Özellikle Küfe alanında feodal üst sınıfın çiftliklerinde çalışan köylüler içerisinde büyük bir ilgi toplar. Uzun bir süre bu köylülerle ortak toplantılar gerçekleştirir ve halkı isyana sevk edecek bazı telkinlerde bulunur. Bu durum yöredeki feodal üst sınıf tarafından hiç de hoş karşılanmaz ve Ehvâzî tutuklanır. Ancak destekçilerinin yardımıyla zindandan kaçar. Bu olay üzerine bölgeyi terk etmek zorunda bırakılan Ehvâzî, yerine evinde kaldığı ve İsmaili öğreti çerçevesinde kendisine Başdaî olarak atadığı Hamdan b. El-Eş’as el-Karmat’ı bırakarak bölgeden ayrılır. Bu olayın 880-83 yılları arasında gerçekleştiği tahmin edilmektedir.
“Hamdan Irak’ın Küfe bölgesindendi. Büyük toprak ağalarının topraklarında çalışırdı. Bir inek, bir eşek ve hakir bir kulübesinden başkaca mülkü yoktu. Allah’ın sıcağında angarya usulü gün boyu çalıştığı ağa toprağından evine yorgun argın dönerken yolda rastladığı bir tanrı misafiriyle sohbetinde işin sırrına erdi. Meğer bu meçhul misafir, gerçekte İsmaili mensubu bir Daî imiş. Derken bizim sıradan köylü Hamdan bilinçlendi, doğruluğuna inandı; küçük dünyasından sıyrıldı, bencilliğini yendi, meselenin özünü kavradı; dünyayı değiştirmek üzere harekete geçti. Abbasi-İslam rejimini yıkmak üzere harekete geçti.” Faik Bulut; İslam Komüncüleri; Karmatiler syf.118
Buradan da anlaşılacağı üzere Karmati hareketinin ortaya çıkışı salt bir mezhep ayrışmasıyla açıklanamayacak bir durumdur. Kaldı ki Karmatilik İsmaili öğretinin ayrıştığı iddia edilen 899 yılından yaklaşık olarak 20 yıl öncesinde kendi özgünlüğünde Küfe Sevad’ında kendisini örgütlemeye başlamıştır. Daha çok da feodal üretim ilişkileri içerisinde Abbasilerin dini perdelemesinin de arkasına saklanarak gerçekleştirilen büyük sömürü düzenine karşı halkların tepkileri üzerinden gelişmektedir. Kendisini komünal değerlere dayandıran ve dönemine göre sosyalist olarak değerlendirilebilecek bir yapı kurmak amacıyla Hamdan Karmat öncülüğünde büyük bir siyasi yapı halini alıyorlardı.
  • KARMATİLİĞİN ÖRGÜTSEL YAPISI VE İŞLEYİŞİ
Hamdan Karmat Küfe bölgesinin Başdaî’si olarak atandıktan sonra bölgede kendi öğretisini yaymak amacıyla üç kişilik bir ekip kurar. Bunlardan ilki hareketin “filozofu ve beyni” olarak tanınan Abdan’dı. Abdan Belagat-ül Safa (Kardeşliğin Hitabeti) adında yedi ciltten oluşan bir kitabı kaleme almıştı. Bu kitapta kurulmak istenen komünal toplum düzeninin nasıl olacağı, bu düzene ulaşmak için insanların nasıl bir kişiliğe sahip olması gerektiği, bu amaçla toplum ve bireylerin eğitiminin nasıl yapılacağı ve genel olarak Karmati hareketinin dünyaya bakış açısının ne olduğu anlatılmaktadır. Yani Abdan, hareketin ideolojik önderliğini yürütmektedir. Ekip içerisindeki ikinci isim olan El-Cenabi hareketin Hamdan Karmat’tan sonra gelen ikinci önderi düzeyindedir. Hareketin bir numaralı örgütleyicisi ve eylem adamı olarak tanınır. Tüm tarihçiler tarafından komünal toplum projesini hayata geçiren en cesur Karmati komutanı olarak tanıtılır. Üçüncüsü ise Hamdan Karmat’ın öğrencisi olan Zikreveyh El-Dendani’dir. Daha çok İran topraklarında hareketi tanıtmak ve yaymak için görevlendirilmiş ve bu alanlarda çalışma yürütmüş bir önderliktir.
Bu iş bölümüne dayanarak hareket kendisini üç bölge üzerinde örgütlemeye başlamıştı. Başta Irak’ın Sevad-ul Küfe denen verimli toprakların bulunduğu alanda Hamdan Karmat’ın kendisi ile Abdan, hareketi geliştirip örgütlemişlerdi. Bu bölgeye Kuzey Karmatileri denmekteydi. Dicle ve Fırat arasındaki Şattül Arap, Bahreyn ve Körfez Karmatilerinin sorumlusu ise El-Cenabi ailesi idi. Üçüncü bölge olarak bilinen Basra’nın güney kesimleri ile Katif çevresinden sorumlu kişiler ise El-Borani ile Ebu-l Fevaris’ti. Her ikisi de Karmati hareketinin en ünlü Daî’leri olarak bilinirler. Tabii hareket ilk çıkış sürecinde bu bölgeler üzerinden örgütlenmeye başlamış olmakla beraber, kendisini bir komünal sistem halinde örgütledikçe Ortadoğu’nun diğer halkları ve bölgeleri için de bir model halini almıştı. Özellikle daha sonraları, hareket Horasan, Yemen, Mısır, Şam ve Afrika’daki halklar içerisinde de kendisini örgütlemiş ve Ortadoğu baştan sona bu komünal halk örgütlenmeleri etrafında şekil almıştır.
Hamdan kendisine bağlı oluşturduğu bu üçlü örgütlenme biçiminin aynısını, kendine bağlı olan bu komite tarzı çalışanların da kendilerine bağlı olarak oluşturmalarını emrediyordu. Buna dayanan örgüt yapısı üçer kişilik komitelerden oluşan ve üstten alta doğru uzanan bir örgüt modeli olarak ortaya çıkıyordu. Örneğin Hamdan’a bağlı olan üç kişiden biri olan Abdan da kendine bağlı üç kişilik bir komite oluşturmuş ve bunları Küfe’nin değişik alanlarına öğretiyi yaymaları amacıyla göndermişti.
Bu komiteler arasında belli bir işleyiş de mevcuttu. Hamdan Karmat belli aralıklarla kendisine bağlı ekiple bir araya gelerek toplantılar düzenliyor, bu toplantılarda hareket açısından durum değerlendirmeleri yapıyor ve yeni kararlara veya görevlendirmelere gidiyordu. Bu sistem yukarıdan aşağıya doğru bir örgüt biçimiyle bu biçimiyle devam eder. Örneğin Abdan’ın kendisine bağlı bulunan komitelerle ayda bir toplantı yaptıkları ve bu toplantılarda genel Küfe halkının sorunları ve bunlara ne gibi çözümler geliştirebileceklerine dönük tartışmalar yürüttükleri dönemin tarihçisi El-Makrızi’nin İttiaz isimli kitabında yer almaktadır.
Örgüt bu biçimiyle yavaş yavaş şekillenmekteydi. Her Dai görevlendirildiği alanda toplumsal sorunları yine o yöre halkının iradesini esas alarak çözmeye çalışıyor, engellerle karşılaşılan yerlerde bazen çatışarak, bazen uzlaşarak kendi sistemlerini kurmaya devam ediyorlardı. Örgüt aşağıda gösterilen biçimiyle ortaya çıkmaktaydı.
1 – İmam: Tanrıdan yetki alırdı.
2 – Hüccet: İmamdan Öğrenir
3 – Zu’l Massa: İlim İrfanı (bilimi anlayan), Hüccetten öğrenir
4 – Daî-ül Ekber: En büyük mümin sayılır, baş sorumlu, Başdaî’dir
5 – Daî-ül Mezun: Kendisine örgütlenme izni verilmiş kişidir. Ehl-i Zahir’den (Batıni olmayan Müslüman) örgüte katılmak isteyen herkesin bağlılık yeminini alır ve imamın zimmetine kaydeder. İlim ve irfanın kapısını aralayıp örgüte katılanlara ilk eğitimi verir.
6 – El Mukalib: Daî’nin yardımcısı ve vekili niteliğindedir. Dinde derecesi yükseltilmiştir. Ama henüz Karmati hareketinin davetini açıklamaya yetkisi yoktur.
7 – Mümin: Daî kişinin yoldaşı ve izleyicisidir. Onun yanında öğrenir, ona bağlılık andı içer ve Daî’nin bulunduğu fırkaya girmekle yükümlüdür. Faik Bulut; İslam Komüncüleri; Karmatiler
Yukarıda alıntılanan yapıda da görülmektedir ki Karmatilik sıradan kendiliğinden gelişen, herkesin kendi başına bir şeyler yaptığı bir mezhep, inanç okulu veya tarikat olmanın çok daha ötesindedir. Daha ileride de göreceğimiz gibi zamanının komünal toplum yapısını esas alan ve devletçi yapı dışında kalan toplum kesimlerinin kendilerini örgütledikleri, eğittikleri, ekonomilerini düzenledikleri, diğer halklarla ilişkiler kuran ve kendi savunma mekanizmaları olan bir toplumsal sistem olmaktadır.
Bu örgütlenme kendi içerisinde oldukça gizli bir yapıyı da ifade etmekteydi. Özellikle Daî’lik mertebesinden itibaren örgütsel yapı oldukça derin bir gizlilik içerisinde korunuyordu. Bölgenin her tarafına yayılmış olan Abbasi iktidarına ve onun ajan yapısına karşı alınan en büyük tedbir bu gizlilik olmaktaydı. Öyle ki hareketin kadroları arasında sıkça yer değiştirme, birden fazla kod isim kullanma, hücre yöntemine göre çalışma, her sorumlunun kendi yerine bir vekil tayin etmesi gibi pratik adımlar örgütün hareket tarzında olmazsa olmaz kurallar olmaktaydı. Kendi aralarındaki yazışmalarda bile Arapça Cifr adı verilen ve sayılarla kodlamalara dayalı bir şifre sistemi kullanılmaktaydı.
  • ÖRGÜTLENME VE EĞİTİM FAALİYETLERİ
Karmati hareketi bu örgüt biçimiyle zaman içerisinde başta Küfe olmak üzere Kuzey Karmatileri denilen alanlar içerisinde oldukça geniş bir örgütlülüğe kavuşmuştu. Örgütlenme esasları oldukça ilgi çekicidir. Örgütlenme ve eğitim faaliyetleri ortak çalışmalar olarak ele alınmıştır. Alanlara görevlendirilen her Daî öncelikle bu esaslar üzerinden eğitilmiş ve daha sonra görev yapacakları alanlara gönderilmişlerdir.
Hareketin kendisini yeterince geliştirdiği kanısına ulaşan Hamdan Karmat taraftarlarına Küfe yakınlarındaki Mühtemâbâz köyünü Dar’ül Hicre olarak inşa etmelerini salık verir. Bunun üzerine Karmatiler için günümüzün akademilerine karşılık gelecek ve anlamı Hicret Evleri olan mekânlar kurulmaya başlanır. İlk kurulan Dar’ül Hicra’nın inşası 890 yılında tamamlandığında alandan birçok kadın ve erkek buraya hicret eder. Artık buraları, yöredeki halklar için Abbasi iktidarından arındırılmış kendi iradelerince örgütlendikleri, bilinçlendikleri ve yaşamlarını idame ettikleri alanlar haline gelmiştir. Ayrıca bu mekanlar hem toplumun hem de hareketin kadrolarının eğitilip örgütlendirildikleri temel mekanlar olarak dönemin “Devrim Ocakları” biçiminde adlandırılmaktaydı.
“Karmatîler “Dar’ül-Hicre” adını verdikleri ve itikadi (güvenlikli) bir temele oturttukları mekânların varlığı ile özellikle Alamut İsmâilîlerinin geliştirdikleri muhalefet geleneğinin temellerini atmışlardır. Dar’ül Hicre anlayışı kendi taraftarlarının güvenli bir şekilde yaşayabileceği, sarp ve dağlık yerlerde ikame edilecek sağlam kalelerin inşa edilmesi ve taraftarların bu güvenli mekânlara hicret etmeleri temeline dayanmaktadır. Onlar zuhurunu bekledikleri Kâim el-Mehdî’nin “Dar’ül-Hicre”lerde ortaya çıkacağını öne sürerek bu mekânlara itikadî bir meşruiyet sağlamışlardır. Dar’ül-Hicre mantığıyla kurulan Ahsâ bu anlamda muhalif unsurların önemli bir barınağı olmuştur.” Ali Avcu; Karmatiler: Ortaya Çıkışları, Fikirleri, Edebiyatı ve İslam Düşüncesine Katkıları
Karmatiler eğitim sistemlerini çeşitli derecelere ayrıştırmışlardı. Dokuz aşamadan oluşan bu sistem içerisinde halk değişik aşamalarda çok farklı konular üzerinde tartışmalar yürütülerek eğitiliyordu. Her aşama için davet adı kullanılmaktaydı. Birinci davet olarak adlandırılan ilk eğitim hareketi yeni tanıyan ve Karmati sistemi içerisine yeni girmiş olanlara verilen eğitimdi. İnsanların akıllarına gelen hemen her türlü sorun üzerinde tartışmalar yürütülüyor ve bu tartışmalar içerisinde insanların yaşadıkları toplumsal çelişkiler üzerinde duruluyordu. Hareketin genel öğretileri hakkında çok fazla tartışmalar yürütülmüyordu. Bu eğitimler son aşama olan dokuzuncu aşamaya kadar yavaş yavaş ağırlaştırılarak ilerliyordu. Her aşamada yeni bir konu ve değişik bir sorun üzerinde tartışılıyordu. Sona doğru yaklaşıldığında ise artık daha geneli kapsayan toplumsal sorunlar, siyaset, ilahiyat konuları ele alınıyordu. Son olarak dokuzuncu mertebede ise tasavvuf konuları, felsefe, hakikat gibi sorunlar tartışma konusu oluyordu. Bu aşamayla beraber artık kişi bir ermiş düzeyine ulaşmış sayılıyordu. Bu eğitimler sadece hareket kadroları ile sınırlı eğitimler değildi. Toplumun tüm kesimleri bu eğitimlerden geçiriliyordu. Özellikle ‘Hicret Evleri’ne yerleşen tüm toplumsal kesimler bu eğitim prosedüründen geçirilerek temel bir bilinçlenme faaliyeti gerçekleştirilmiş oluyordu. Yine halk içerisinde Mecalis’ül Teğziye (Beslenme Meclisleri) ismiyle düzenledikleri tartışma platformlarında halkın çok değişik konular hakkındaki sorularına tartışma yöntemiyle cevaplar veriliyordu.
Yine örgütlenme konusunda Karmatiler halklar ve inançlar arasına hiçbir ayrım koymazken her etnik kökene ve dine göre bir propaganda faaliyeti yürütüyorlardı. Sabii, Mecusi, Yahudi, Hıristiyan, Maniheist ya da filozof olmasına bakmadan herkese ulaşmak ve onları bu öğreti çerçevesinde örgütlemek her Daî’nin önüne konulan en temel görev oluyordu. Bir alana gönderilen bir Daî’nin ilk görevi, gideceği alanın toplumsal özelliklerini çok iyi bilmek ve tanımak olmaktaydı. Eğer bir Daî Sünni Müslümanların bulunduğu bir alana gidiyorsa, önce o yörenin insanını iyi tanıyacak, çelişkilerini bilecek, sorunlarını anlayacak ve buna göre o yöre halkına yaklaşacaktır. Yine örneğin Mecusi ya da Maniheist bir alana gidiyorsa, o dini inanca sahip kesimlerin inançlarını iyi bilecek, onlarla onlar gibi ilişki kuracak ve onların devletlerle özellikle de Abbasi devleti ile olan çelişkisini anlayıp ona göre bir yaklaşım sergileyerek o kesimleri de Karmati davetine katacaktır.
  • KARMATİLERİN DAYANDIĞI TOPLUMSAL ZEMİN VE SOSYAL YAPI
 “Karmatiler, akılları kıt, boş kafalı, ahmak ve ilim irfandan nasibini almamış sefillere ek olarak, Irak Sevad bölgesindeki çeşitli unsurlar ile Kürtler, Acemler (İranlılar) ve Arapların baldırı çıplaklarından oluşuyordu.”
Dönemin Hanbelî mezhebi mensubu olan İbn-ül Cevzi, Karmati hareketinin 900’lü yıllardan itibaren yayılmaya geçtiği dönemde Karmatiliği benimseyen ve bunu bir sistem olarak hayata geçirip yaşayan toplumsal kesimleri tanıtıyor. Hakaretlerle dolu olan bu cümleler aslında bizlere Karmati hareketinin devlet dışı kalmış tüm toplumsal kesimler içerisinde kendisini örgütlediğini kanıtlayan çok somut bir belirleme oluyor.
Karmatilik çıkış itibari ile köylü ve köle sınıf içerisinde gelişmişti. Ancak gerek örgütlenme anlayışındaki kapsayıcılık ve gerekse de ideolojik açıdan iktidar karşıtı ve eşitlikçi dünya görüşü kısa bir süre içerisinde Ortadoğu’da sünni Abbasi saltanatı ile bütünleşmemiş, özellikle de İslami inanış karşısında kendi inançlarından vazgeçmeyerek direnmiş olan toplumsal kesimler, etnisiteler ve inanç grupları içerisinde büyük bir yankı bulmuştur. Bu nedenle Karmatilik bir sınıf hareketi olmasının çok ötesine geçmiştir. böylece hem bir baldırı çıplaklar hareketi hemde İslamın Sünni Saltanatına karşı bütün tarihsel-toplumsal inançlarında hareketi olmuştur. Devlet dışı toplumsal yapıların kendilerini örgütleyerek bir sistem halinde varlıklarını sürdürdükleri sistemin adı olmuştur.
Yine birçok kaynak Karmatiliği sadece köylü sınıfa dayandırmak istese de, Karmati hareketin yayıldığı alanlarda şehirli orta sınıf zanaatçı kesimlerin de oldukça yoğun ilgisiyle karşılaşmıştı. Çünkü sistem olarak siyasi, sosyal ve ekonomik konuların düzene kavuşturulma biçimleri bu sınıflar açısından da çok fazla yadırganacak yaklaşımlar değildi. Tersine bu sınıfların yaşam ve çalışma alanları da bu sistem içerisinde güvenceye alınmış oluyordu. En azından bu sistem içerisinde devletten kaynaklı ve nereye harcandığı belli olmayan ağır vergilere yer yoktu. Bu da bu sınıf için bir avantaj sağlıyordu.
Yine en temel bir toplumsal kesim olarak kadınların toplum içerisindeki etki düzeyleri hissedilir derecede artmıştı. Kadınlar her türlü toplumsal faaliyet içerisinde erkeklerin yanında yer alıyordu. İslamiyet’in ibadet alanlarından bile uzaklaştırmış olduğu kadın, Karmati hareketinin geliştirdiği sistem içerisinde belli düzeylerde toplumsal yaşama katılmaya başlamıştı. Bu ise dönemin koşulları içerisinde önemli bir gelişme olarak görülmektedir. Hatta bazı kaynaklarda kadın-erkek ilişkilerinde İslamiyet’in dayattığı imam nikâhının kaldırıldığını, bunun yerine karşılıklı gönüllü birlikteliklerin esas olduğu bir ilişki sisteminin hayata geçirilmek istendiği yazılmaktadır. Bu, dönemin devlet odaklı din adamları tarafından iliştirilen ahlaksızlık damgası ise, dönemin şeriat kanunlarının kadına biçmiş olduğu misyonu kabul etmemelerinden ve kaldırmalarından kaynağını alıyor. Hatta günümüzün Alevileri için iddia edilen “Mum Söndü” çarpıtması ilk defa o dönemlerde Karmatiler için de ileri sürülmüş, bunun üzerinden Karmatilere karşı bir karalama faaliyeti yürütülmüştür. Buna neden olan ‘Ülfet Geceleri’ olarak anılan ve daha çok ‘Dostluk-Muhabbet Geceleri’ olarak bilinen sosyal içerikli ve toplumun tüm kesimlerinin katıldığı eğlenceler olmaktadır.
Toplumsal yaşam içerisinde çocuklara da ayrı bir yer tanınmaktaydı. Özellikle çocukların eğitim konuları bizzat hareketin Daî’leri tarafından yerine getirilmesi gereken en önemli görevlerden birisiydi. Yemen Karmatilerinin Başdaî’si olan El-Cenabi bulunduğu yerde cins, sınıf, renk, ırk ayrımı yapmadan her yaştan çocuğu kendi yanında topluyordu. Bunlara Urefa (arifler-anlayanlar) adını vermişti. Onları özel olarak eğitiyordu. Hareketin temel öğretilerinin yanı sıra ata binmeyi, kılıç kullanmayı ve savaş taktiklerini de öğretiyordu. Hareketi geleceğe taşırmanın ancak yeni kuşaklar üzerinden gerçekleşeceğinin bilincinde olan Karmatiler, bunu da en yetkin bir biçimde gerçekleştiriyorlardı. Ayrıca çocukların üretim içerisinde de kendi güçleri oranında katılımları sağlanıyordu. Birçok kaynak ekili tarlalara zarar vermek isteyen kuşları kovalayarak toplumsal üretime katılan Karmati çocuklarından bahsetmektedir.
Kısacası 200 yıla yakın bir süre boyunca Ortadoğu coğrafyasında devletli sistemin kabusu halini alan bir hareketin salt bir sınıf, etnisite ya da inanca dayalı olarak gerçekleşmiş olması olası görünmemektedir. Tüm toplumsal yapı, sınıf ve etnisitelerin ortak bir yaşam içerisinde kolektif ve barışa dayalı uyumlu birlikteliğini hedefleyen Karmatiliğin gelecek perspektifini yine Yemenli bir Karmati Önderi olan Hasan Bin Mansur şu sözlerle dile getiriyordu.
“Gün gelip beklenen Mehdi zuhur ettiğinde (göründüğünde) aslan ile boğa aynı havuzdan su içecek, çoban koyunlarını kurtlara teslim edip gidebilecektir. Kötülüğün yerini iyilik alacak, sapıklıklar sona erecek, sahibine hakkı verilecek ve insan doğduğu günkü gibi eşit ve özgür olacaktır.”
  • KARMATİLERDE EKONOMİK YAŞAM
Karmatiler dayandıkları felsefi yaklaşım ve toplumsal zemine uygun bir ekonomi anlayışını da toplum içerisinde geliştiriyorlardı. Nasıl ki eşit ve özgür bir toplum anlayışı temelinde toplumsal uyumu esas alan bir toplum düzeni gerçekleştirilmek isteniyorsa, aynı şekilde buna uygun bir üretim ve tüketim biçimi de Karmati toplumları içerisinde geliştirilmekteydi.
Hareketin ilk şekil aldığı dönemlerde Karmat Hamdan, örgütlülüğün belli bir güce ulaşmasından sonra hareketin hakim olduğu alanlardaki halklardan “fitre” adını verdiği bir dirhemlik vergi ödemelerini istedi. Bu alınan vergiler o dönemlerde daha çok da hareketin ihtiyaçları ve kadrolaşma çalışmaları için aktarılıyordu. Ancak daha sonra belli bir toplumsal zemin oluştuktan ve hareket belli bir sistematiğe kavuştuktan sonra “hicret” adı verilen kişi başına bir dinarlık vergiyi şart koştu. Bu ise hareketin hakim olmaya başladığı alanlarda sistemin kurumlaşma ihtiyaçları için harcanmaktaydı. Özellikle daha önce de belirttiğimiz ilk Dar’ül Hicre’nin kurulmasının bu sayede gerçekleştiği var sayılmaktadır. Dar’ül Hicre kurulduktan sonra ise ilk önce halktan sahip oldukları mal ve giyeceklerinden beşte birini farz kıldı. Bu yavaş yavaş ortak mülkiyet sistemine geçişin bir ara aşaması oluyordu. Karmatiler başından sonuna kadar özel mülkiyete karşı olan bir sistem tasarlamış ve gerçekleştirmişlerdi. Sahip olduklarının beşte birlik bölümünü ortak mal olarak almasından kısa bir süre sonra halka ülfeti farz kıldı. Ülfet, insanların mallarını tek bir merkezde toplayarak bir birlerine karşı maddi üstünlük sağlamadıkları ve mallarını ortaklaştırdıkları sistemin adı olmaktaydı. Bununla toplumda özel mülkiyete son verilmiş oluyordu. Hamdan insanlara “yanlarındaki mallara ihtiyaçları olmayacağını, çünkü dünyanın tamamının kendilerinin olacağını” bildiriyordu. Zaten Karmati hareketine komüncü özelliğini veren en temel anlayış, özel mülkiyete son verilerek toplumsal mülkiyetin gerçekleştirmesidir. İnsanların kılıç, ok ve yay gibi silahları dışında hiçbir bireysel eşyası yoktu.
Üretim imece usulü gerçekleştiriliyordu. Herkes tarlaların ekim ve biçiminde ortak çalışıyor ürün ortak dağıtılıyordu. Besi hayvanları ortak bir biçimde besleniyor, ürünleri (süt, peynir, yağ, vb.) ortak kullanılıyordu. Toplumdaki her kesim, üretimin bir yerinde bir biçimde çalışmalara dahil oluyordu. Toplumda herkes gücü kadar ve yeteneği çerçevesinde çalışıyor ve ihtiyacı kapsamında ve oranında üründen yararlanıyordu.
Üretimde ortaya çıkan ürünler halk evi de denilebilecek yerlerde toparlanıyordu. İlk başlarda Dar’ül Hicret’in kendisi ürünün toparlandığı alan olmaktaydı. Ancak sistem büyüdükçe buraları için daha geniş alanlar ayrılmaya başlandı. Her alan kendi özgülünde buraları isimlendirmişti. Örneğin Yemen’de Hasan Bin Mansur, La Aden bölgesindeki Reyp Kalesi’ndeki topluluklar için geliştirdiği model siteye ‘Barış Evi’ anlamına gelen Beyt Ribe/Beyt Selem adını verdi. Ortaya çıkan ortak hazineye ise Beyt’ül Mal denilmekteydi. Beyt’ül Mal tüm topluma aitti ve tüm topluluk üyeleri ihtiyaçlarını buralardan karşılamaktaydılar. Mağrip (Fas-Tunus) Karmatilerinde buralar Beyt-ül Teşriq (Aydınlanma Evi) Bahreyn Karmatilerinde ise El Meşhed-ül Azam denilmekteydi. İsimleri farklı olsa da buralar topluluğun mallarının ortaklaştırıldığı, kolektif bir faaliyetle yürütülen üretim sonucu elde edilen ürünlerin bir araya getirilerek yine topluma ihtiyaçları oranında dağıtıldıkları alanlar olmaktaydı.
Bu sistem birçok günümüz tarihçisi tarafından mükemmel bir komünist sistem olarak adlandırılmaktadır. Toplumda zengin ve fakir ayrımı kalkmıştır. Toplumsal dengesizlik sıfır derecesine indirilmiştir. Bu durum ise hareketin bölgede çok kısa bir süre içerisinde nasıl bu kadar geniş bir alana yayılmış olmasını açıklayan en temel etken olmaktadır. Toplumda köleliğe sonuna kadar kapıyı açan ve bölge halklarını kendi zevk-u sefaları için açlığa mahkûm eden Abbasi hilafeti karşısında Karmatiler gerek gerçekleştirmiş oldukları sosyal ve ekonomik yapıları ve ortaya çıkardıkları bilinç düzeyleri ile gerekse de halklara sundukları özgür gelecek vaatleri ile geniş bir komünal toplum biçimini gerçekleştirmiş oluyorlardı.
Tüm bunların yanında Karmatilerin ticaret konusunda da oldukça yaygın bir ilişki içerisinde oldukları belirtilebilir. Başta Bahreyn Karmatileri olmak üzere Basra körfezine yakın alanlardaki Karmati gruplarının Çin, Hindistan ve Japonya ile ticaretler yaptıklarına dair belgeler bulunmaktadır. Bu başlı başına Karmati sisteminin kendi toplumsal yapısında yol açtığı ekonomik gelişmişlik düzeyinin de bir kanıtı olmaktadır. Yine bu yörelerle geliştirilen ticari ilişkiler bu bölgelerden insanların Karmati alanlarına gelişlerine de yol açmaktadır. İsmail Kaygusuz’un kaleme aldığı bir yazıda Karmati denetimindeki Lahza kentinde kedi ve köpek eti yiyen uzak doğu ülkelerinden insanlara rastlandığı belirtilmektedir.
  • KARMATİ ÖĞRETİSİNİN TEMELLERİ
Yazının başında da Ortadoğu tarihsel gelişimi içerisinde Zerdüştlüğün önemine değinmiştik. Karmati tarihinin bu kısa anlatımında bile Zerdüşti geleneğin derin izlerine rastlamak mümkündür.
Öncelikle Müslümanlığın bölgede yayıldığı dönemlerde halkların İslamiyet’i öyle çok gönüllü ve olduğu biçimiyle kabul etmediği aydınlatılan her tarih karesinde daha fazla açığa çıkıyor. Bu durum karşımıza saf ve arı bir İslamiyet anlayışından ziyade, İslamiyet’in içerisinde çok değişik konuları muhalefet gerekçesi yaparak kendi dini inançlarını İslamiyet içerisinde yaşama olanaklarını yaratmış olan bir yapı çıkarıyor. Halkların İslamiyet içerisindeki her bir ihtilaf konusunu kendi inançlarını, ardına gizledikleri bir perde olarak kullanmaları neredeyse en temel taktik halini almıştır.
Bu eksende en büyük ihtilaflara neden olan hilafet ve Ehli Beyt konuları İslamiyet içerisinde temel ayrışmalara neden olurken, halklar da bu ayrışmalar içerisinde kendi inanç sistemlerini yaşatabiliyorlardı. Bu nedenledir ki İslamiyet sonrası Ortadoğu tarihi tarikatlar ve mezhepler tarihi olarak şekil alıyor.
Karmati öğretisini ele aldığımızda da bu durumu çok daha net bir biçimde görmekteyiz. En başta içerisinden ayrıştığı İsmaililerin kendileri daha çok Ehli Beyt’e yapılan haksızlıklar üzerinden kendisini ifade eden ve resmi devlet İslam’ına muhalif olan toplumsal kesimleri temsil eden bir hareket olarak şekillenmekteydi. Mehdi (kurtarıcı) anlayışını esas alıyorlardı. Bu anlayışa göre her peygamber dünyada peygamberliğini ilan ettiğinde kendinden önceki peygamberin şeriatını ortadan kaldırıyor ve kendi şerri düzenini kuruyordu. Bu, her peygamber döneminde gerçekleşmiş ve bundan sonra da gerçekleşmesi gereken bir durumdu. Bu nedenle son gelen Hz. Muhammed’in şeriatı da kurtarıcı-Mehdi olarak adlandırdıkları kişinin ortaya çıkması ile son bulacak ve yeni Mehdi’nin kanunları ve sistemi geçerli olacaktır. İşte Karmati hareketin de yetiştiği zemin olan İsmaili öğreti de, halkların Abbasi zulmünden kurtulmalarını sağlayacak olan Mehdi’nin geleceğini vaaz ederek halkları devlet İslamiyet’ine karşı örgütlüyorlardı.
Ancak bu durum 890’lara gelindiğinde farklı yaklaşımların ortaya çıkması ile değişiyordu. Ali soyundan bir İsmaili imamı olan Ubeydullah-el Mehdi kurtarıcı anlayışında reformlara gitme yönünde kararlar almıştı. Ubeydullah’a göre her bir İsmaili imamı bir mehdiydi. Ayrıca bir mehdinin gelmesini beklemeye gerek yoktu. Bu güne kadar hareket zayıf olduğundan kendilerini gizlemek zorunda kalan imamlar artık mehdi ismi ile kendi sistemlerini kurabilir ve kendi halifeliklerini ilan edebilirlerdi.
Bu durum Küfe’deki Daî’lere ulaştığında Hamdan meselenin özünü anlayabilmek için Abdan’ı Ubeydullah’ın bulunduğu Selemiye’ye gönderir. Abdan burada Ubeydullah ile gerçekleştirdiği tartışmaları Hamdan’a ilettiğinde Hamdan, Abdan’a İsmaili davetine son verdiğini ilan ederek geri dönmesini ister. Bu durum üzerine Ubeydullah Abdan’ı öldürtür.
Resmi din tarihlerinin İsmaililer içerisindeki ayrışmayı dayandırdıkları bu tarihi olay aslında İsmaililer içerisindeki komünal toplum eğilimi ile devletli toplum eğiliminin çatışmasını ifade etmektedir. Karmatiler ilk dönemlerinde toplumun demokratik ve komünal değerlerine kendisini dayandıran İsmaili gelenek içerisinde gelişen devlet eğilimine tepki olarak ayrışmakta ve kendi komünal sistemlerini kurma yolunda ilerlemektedirler.
Bu durum başlı başına Karmatilerin komünal paradigma ekseninde bir zihniyet yapısına hakim olduklarını bizlere kanıtlamaktadır. Devletleşmeye tamamen karşıt bir duruş sergilemişlerdir. Mevcut şerri düzen ardında kendisini halklara dayatan devletli uygarlık sistemine son vermenin her türlü arayışını her alanda gerçekleştirmeyi amaçlamışlardır.
Ayrışmadan sonra da devam eden Mehdi anlayışını daha da geliştirmişlerdir. Özellikle mevcut düzenin yıkıcısı olarak gördükleri Mehdi’nin ortaya çıkacağı döneme kadar sisteme karşı mücadele yürütmeyi en temel görev saymışlardır. Bununla aslında Mehdi’ye yardımcı olduklarını düşünüyorlardı. Bu düşünce en temel mücadele gerekçeleri olmaktadır. Hareketin devrim ocakları olarak kurdukları Dar-ül Hicretler Mehdi’nin zuhur edeceği alanlar oluyordu. Yani Karmatiler yürüttükleri mücadele ile Mehdi’nin gelişini kolaylaştırdıklarına inanıyorlardı.
Bunun yanında mevcut dini düzenin zamanı geçmiş bir düzen olduğuna inanıyorlardı. Bu nedenle bu dinin gereklerine göre değil de, kendi toplumsal yaşam koşullarına göre ve daha çok da eski inanç sistemlerine göre bir ibadet biçimini benimsemişlerdi. Örneğin yılda biri Newroz (21 Mart) diğeri Mihrican (16 Eylül)’da olmak üzere sadece iki gün oruç tutuyorlar, bir gün içerisinde güneş doğmadan önce iki rekât, güneş battıktan sonra da iki rekât namaz kılıyorlar, kıble olarak Kudüs’e dönüyorlar ve içkiyi haram saymıyorlardı. Yine daha önce yazıda geçtiği gibi kadın erkek ilişkilerinde şeriat kanunlarını tanımıyorlardı. Ruh göçü olarak bilinen Tenâsuh’a inanıyorlardı. Ahiret ve cennet kavramlarını benimsemiyor, asıl cennetin bu dünya olduğunu savunuyorlardı.
  • KARMATİ DÖNEMİNİN ÖNEMLİ OLAYLARI VE YAYILDIKLARI ALANLAR
Karmati hareketi 870’lerle beraber Irak’ın güneyine yakın bir bölge olan Küfe’de başlamış olmasına karşın çok kısa bir süre içerisine Ortadoğu’nun birçok alanına yayılmış ve hem Abbasi devletini hem de daha sonra Mısır’da kurulacak olan Fatımi devletini oldukça zorlamışlardı.
Bu yayılmada Karmati Daî’lerinin rolü de oldukça belirleyici olmaktadır. Kendisine bir çalışma alanı verilen her Daî Karmati öğretisi doğrultusunda yöre halkının devlete olan muhalefetini doğru değerlendirip örgütleyerek bir sisteme kavuşturuyorlardı.
Bunlar içerisinde en aktif ve etkili bir sistem geliştiren El-Cenabi Bahreyn Karmatiliğini örgütleyen ve geliştiren Daî olarak bilinir. 894 yılında Hamdan tarafından Bahreyn’e görevlendirilen El-Cenabi bölgede oturan İranlılar ile Bedevi Araplar arasında yoğun bir taraftar kitlesine ulaşır. Bölge kabilelerinin de yoğun desteğini alan El-Cenabi Bahreyn’in büyük bir bölümünü ve Doğu Arabistan kıyılarındaki Katif şehrini de ele geçirdikten sonra Basra üzerine yürümüştür. 900 yılında Bahreyn’in başkenti ve Abbasi valilerinin oturduğu Hacar’ı denetimlerine almışlar ve çevre bölgelerden Yamama ve Umman’a kadar egemenliklerini genişletmişlerdir. Ahsa’yı kendi başkentleri yapmışlardır. 924 yılında Mekke’ye giden hacıların gidiş yollarını bile engellenmişlerdir. Bunun sonucunda da 925’te ise Bağdat hükümeti hacıların geçişine izin verilmesi karşılığında vergiye bağlanmıştır. 926 yılındaki Bağdat kuşatması başarısız olmuşsa da Abbasi devleti oldukça sıkıştırılmıştır. Bu arada 913 yılında öldürülen El-Cenabi’nin yerine oğlu Ebu Tahir geçmiş ve bu harekâtları o planlamıştır. 929 yılında ise Mekke üzerine düzenlediği saldırı sonucu Mekke’yi ele geçimiş ve Hacer’ül Esvet taşını Mekke’den Ahsa’ya getirmiştir. Tüm bunları Mehdi’nin ortaya çıkmasını kolaylaştırmak için gerçekleştiren Ebu Tahir, halk tarafından bizzat Mehdi’nin kendisi olarak görülmektedir. Ancak o, bu duruma karşı çıkmasına rağmen halk içerisindeki Mehdi beklentisine de bir cevap olunması gerektiğine inanıyordu. Bu nedenle 931 yılında Ebu Tahir, yanındaki Zekeriye El-İsfahani’yi Mehdi olarak ilan etti ve onun mevcut şeraitı kaldıracak kişi olduğu konusunda halka telkinlerde bulundu. Ancak kısa bir süre sonra İsfahani’nin iktidar mücadelesine girişmesi ve bazı Karmati Daî’lerini öldürmesi üzerine halk İsfahani’yi yakalayarak idam etti. Bu Ebu-Tahir’in halk üzerindeki otoritesine de darbe vurmuş oluyordu. Bu tarihten sonra Bahreyn Karmatiliğinde yavaş yavaş bir gerileme başlar. 943 yılında Ebu Tahir’in ölmesinden sonra üç kardeşi Bahreyn Karmatiliğinin yönetimine geçerler. 929’da Mekke’den getirilen Hacer-ül Esvet 950 yılında Abbasilerle varılan bir anlaşma sonucu hiçbir karşılık beklenmeden tekrar Mekke’ye iade edilir. Aslında Hacer-ül Esvet’in iadesi aslında Mehdi’nin zuhurunun yakın olduğu ve İslam şeriatının yürürlüğünün kılıç zoruyla ortadan kaldırılması gerektiği iddialarından vazgeçildiği anlamına gelmektedir. Artık Bahreyn Karmatileri İslam şeriatını ve hükmünü kaldırmayı kendi görevleri olmaktan çıkarmışlar, bu görevi Mehdi’ye havale etmişlerdir. 985 yılına kadar kendi güçlerini korumaya çalışan Karmatiler bu tarihte Bağdat temsilcilerinin yakalandığını duymaları üzerine Küfe üzerine yürürler, ancak yolda Abbasi kuvvetlerine yenilirler. Karmati güçlerinin zayıfladığını gören Abbasi komutanlarından Esfar, ordusuyla Ahsa üzerine yürür ve önemli Karmati komutanları öldürülür. Bu tarihten sonra Bahreyn Karmatileri ciddi bir etkinlik gösterememiş olsalar da halen kendi sistemlerini toplum içerisinde devam ettirmektedirler. Son olarak 1076 yılında Artukoğulları soyundan Artuk Bey Karmati düşmanı El-Uyuni ile beraber Ahsa’ya saldırarak ele geçirir ve Bahreyn Karmatiliğine son vererek yerine Uyuni Hanedanlığı’nı kurar.
Karmatiliğin ortaya çıktığı ve yayıldığı alan olan Irak’ta ise durum biraz daha farklıdır. Abdan’ın Ubeydullah’ın komutanlarınca öldürülmesinin ardından Hamdan Karmat gizlenmeyi seçmiştir. Abdan’ın yerine ise yeğeni Musa geçmiş ve Irak Karmatiliğini uzun bir süre boyunda devam ettirmiştir. Irak Karmatilernin Irak’taki bir diğer merkezlerinden olan Cezire ve Bağdat’a Rey bölgesinden Daî’ler gönderildiği bilinmektedir. 928 yılında Bahreyn Karmatilerinin Bağdat üzerine yürümesinin ardından Irak’ta bulunan Karmatiler de on bin kişilik bir ordu toparlayarak Vasıt’a doğru yürüyerek Vasıt emirliğini ele geçirdiler. Ancak Bağdat’ta yaşanan yenilgi ardından Irak Karmatileri de Bahreyn Karmatiliği gibi bir gerileme sürecine girmiştir. Zaten Abdan’ın ölümünden sonra dağınık bir yapı içerisinde olan Irak Karmatileri, yaşanan bu yenilginin de ardından tam bir gerileme dönemine girmiş ve uzun bir süre yerel birimler halinde kalsa da bölgedeki ağırlıklarını yitirmişlerdi.
Suriye’de Karmatilik biraz daha geç bir döneme denk gelir. Alan daha çok Fatımi denetimindedir. Abdan’ın 899 yılında Zikreveyh isimli bir İsmaili Daî’si tarafından öldürülmesinden sonra Karmatiler onu bulup öldürmek için bu alana girerler. Zikreveyh ise gizlenmek zorunda kalır. Ancak bir süre sonra Zikreveyh’in oğlu, Yahya İsmaili Daî’leri tarafından azledilir. Bu Zikreveyh ve oğullarının arasının Ubeydullah ile açılmasına neden olur. Bir süre sonra Zikreveyh’in oğlu Fatımi güçlerine öldürülür. Bunun üzerine Yahya’nın da vasiyeti üzerine kendisine bağlı güçler kardeşi Hüseyin’in komutasında hareket ederler ve Hama, Maarratünnu’mân, Baalbek ve diğer beldeleri ele geçirdikten sonra 903 yılında Selemiye’ye yürür ve ele geçirir. Burada bulunan Ubeydullah’ın haremini ele geçirerek dağıtır ve Muhammed adındaki oğlunu öldürür. Ancak Fatımilerle düşman olduğu sanılan Abbasiler, Hüseyin’in üzerine bir ordu gönderirler ve Selemiye’yi işgal eden Karmati güçlerini yener ve Hüseyin’i öldürürler. Bunun üzerine Zikreveyh Suriye’de Karmati öğretiyi yaymaya devam ederken intikam almak için Küfe’deki Abbasi varlığına son vermek için saldırıya geçer. Ancak yenilerek geri çekilir. Bunun üzerine Karmati daveti Suriye’de özellikle de Irak ve Suriye sınırındaki bölgede, gizli bir biçimde yürütülmeye devam eder ancak ciddi bir varlık da gösteremezler.
Yemen’de İsmaili öğreti 881 yılında Mansûr el-Yemen ve Ali b. Fadl adındaki iki Daî tarafından başlatılır. İsmaililik içerisindeki ayrışmadan sonra bir süre Fatımilere bağlı kalmaya devam eden her iki Daî’den Mansur, bölgede iktidar davası gütmeye ve Fadl’ı kendisine itaat etmeye davet eder. Bunun üzerine Fadl, 911 yılında Fatımi halifesi Ubeydullay’a bağlılığını sonlandırarak Karmati öğretisi etrafında yörede örgütlenmeye başlar. Ancak 915 yılında Fadl’ın erken ölümünden sonra yerine geçen oğlunun tecrübesizliğinden yararlanan Abbasiler, Yemen’e saldırarak burada bir Karmati örgütlenmenin gelişmesine ilk elden engel olurlar.
İran bölgesinde ise Karmatilik kimilerine göre Hamdan’ın bazılarına göre ise Abdan’ın kardeşi olan İbn-i Me’mun ile başlatılır. Bu nedenle İran Karmatileri El-Me’muniyye olarak tanınırlar. İran Karmatilerinin en önemli merkezi Rey şehridir. Hareket Cibal, Horasan ve Azerbaycan alanlarına bu bölgeden yayılmıştır. Me’mun’un görevlendirdiği tahmin edilen Halef El-Hallac isimli Daî 899 yılında Rey yakınlarındaki bir köye yerleşmiş ve Karmati öğretiyi yayıp geliştirmeye başlamıştır. Özellikle Horasan bölgesini yaygın bir örgütlülüğe kavuşturur. Bu şekilde Karmatilerin 924 yılında bölgede geniş bir hakimiyet kurması yöredeki hakim sınıfları tepkilendirir. Bu dönemlerde Karmati liderlerine yönelik saldırılar gerçekleşmesi üzerine Karmati önderleri gizlenmek zorunda kalsalar da, hareketin yayılmasına ara verilmez ve hareket Taberistan, Cürcan (Gürcistan), Azerbaycan ve İsfahan’a doğru genişlemeye devam eder.
Maveraünnehir bölgesinde de Fatımi ve Karmati öğretiler beraber bir gelişim içerisinde olsalar da 919 yılından itibaren bir ayrışma gerçekleşir. Karmati öğretiye dayalı olarak bu alandan Buhara ve Semerkant’a doğru bir yayılma görülmektedir. Ancak gerek İran ve gerekse de Maveraünnehir bölgelerinde Fatımi Daî’lerinin etkilerinin daha hakim olduğu görülmektedir. Belli bir süre Karmati öğretiyi benimseyen bazı bölgelerde daha sonradan Ubeydullah El-Mehdi’nin gönderdiği Daî’ler tarafından tekrar Fatımi öğretiye dönmeleri sağlanmıştır. Ancak özellikle Horasan, Maveraünnehir, Pakistan ve Hindistan’a kadar yayılmış olan Karmati öğretilerine dayalı toplumsal yapılar, en fazla da alana yeni girmiş olan Türk boylarından Gazneliler tarafından saldırılara uğramıştır. Bölgeye henüz girmiş olan Türk boylarının hakim güçlerinin bölgedeki yerel egemen güçlerle anlaşması sonucu buralardaki Karmati etkinlikleri oldukça sınırlandırılmış ve 1060’lara gelindiğinde neredeyse yok denecek düzeye indirilmiştir.
Karmati hareketinin Kürdistan’da yürüttüğü faaliyetlere ilişkin olarak net ve somut bir kaynak bulunmamasına karşın Kürtlerin bu harekete aktif bir biçimde katıldıkları dönem yazarlarının eserlerinden anlaşılmaktadır. Özellikle de Karmati hareketin yayıldığı halklar arasında Kürtlerin baş sıralarda sayılması egemen sınıf dışında kalan Kürt toplumsal yapısının bu toplumsal harekete aktif bir katılım sağladığını bizlere göstermektedir. Yine Rey ve Horasan Karmati Daî’lerinin Musul bölgesi ile sıkı bir ilişkilerinin olması bu bölgeye temsilciler göndermeleri, Kürdistan’da özellikle Musul merkezli bir Karmati örgütlenmesinin olabileceğini işaret etmektedir. Ancak bu konuda somut verilere dayalı bir bilgi mevcut değildir.
Bu temel alanların yanında Kuzey Afrika’dan Hindistan’a kadar çok geniş bir bölgeye yayılmış olan ve uygarlık dışı kalmış toplumsal kesimlerin kendi varlıklarını devam ettirdikleri bir sistem olarak karşımıza çıkan Karmatiliğin damgasını vurduğu iki yüz yıla yakın dönem burada anlatamadığımız daha birçok olay ve gelişmelerle beraber demokratik uygarlık tarihinin en önemli aşamalarından birini ifade etmektedir. Komünal toplum değerlerinin kendisini günümüze taşırmasında en önemli bir tarih kesitidir. Bu güne kadar resmi tarih kurumları ve yazarları tarafından dile getirilmekten çekinilen veya anlatıldığında ise içerisi karalama, küfür ve hakaret dolu ifadelerle doldurulan bu dönemin daha derinlikli, objektif ve politik-ahlaki toplum eksenli değerlendirilmesine ihtiyaç vardır. Ortadoğu’da yaşayan her halkın kendi toplumsal değerlerini devletli uygarlıktan bu biçimiyle korumaya çalıştığı anlaşılmaktadır. Karmati hareketinin yavaş yavaş etkisinin azalarak ortadan kalkmış olması ise komünal yapıların da ortadan kalktığı anlamına gelmemektedir. Karmati hareketi toplumun kendi komünal değerlerini nasıl yaşatması ve koruması gerektiği konusunda halklara geniş bir perspektif sunmuştur. Karmati hareketinin yarattığı gelenek daha sonra Ortadoğu’da yaşayan halklar için temel bir örnek olmuştur. Halklar adına yola çıkan her toplumsal harekette Karmatilerin izine rastlamak mümkündür.
Özellikle de Karmati hareketinin yarattığı özgürlük ortamında gelişen hakikat arayışçılığı kendinden sonraki dönemlere de ilham kaynağı olmuştur. Merkezi uygarlık güçlerinin topluma dayattıkları iktidar eksenli zihniyet yapılarının hakikat olamayacağını, gerçek hakikatin insanda, gerçek aşkın insana olan aşkta aranması gerektiğine inanan tasavvuf ehli bilginler topluma iktidar dışı bir zihniyet ve inanç alternatifi sunuyorlardı. Bununla toplumların devlete ve onun talan, sömürü ve kölelik dayatmaların mecbur olmadıkları insana dayalı bir özgürlük seçeneğinin halkların gerçek yaşam hakikati olduğu en büyük işkenceler ve ölümler pahasına savunuluyordu.
Bu geleneğin en büyük temsilcisi olarak hakikati kendinde bulan ve ‘Ene-l Hak’ diyerek hakkın doğru yolunu inananlara gösteren Hallac-ı Mansur dönemin en büyük âlimi oluyordu.

Karmatiler / İslam'ın komünist yorumu


10. yüzyılda Basra Körfezi çevresinde ortaya çıkan bir toplumsal hareket, İslam dünyasında belki de günümüzden çok daha büyük çatışmalara yol açmıştı. Bu hareketi ilginç kılan olguysa, özel mülkiyetin ortadan kaldırılarak, komünalist (ortak mülkiyete dayalı) bir toplumsal örgütlenmeyi amaçlamış ve gerçekleştirmiş olmasıydı.

3. Hicri yüzyılın sonlarında (Miladi 894 yılında), Ebu Said el Hasan el Cenabi, günümüz Irak’ındaki Küfe şehrinde bulunan ve Mehdi yanlısı İsmaili mezhebine bağlı, isyancı bir hareket olan Karmatilerin başına geçti. El Cenabi günümüzde Bahreyn’in bulunduğu bölgenin başkenti olan Hac kentini ve Karmati devletinin başkenti olarak seçilen el Hasa’yı ele geçirdi. Bölgeyi kontrolü altına aldıktan sonra, ütopik bir toplumsal örgütlenme yaratmaya girişti.
Karmatilerin temel hedefi, akılcı ve eşitlikçi bir toplum inşa etmekti. Eyaletler, kendi aralarında eşit yetkiye sahip altı kişilik bir konsey tarafından idare edilirdi. Toplumun sahip olduğu tüm mülkler, tüm vatandaşlar arasında eşit olarak dağıtıldı. Karmatiler ezoterik bir toplum olarak örgütlenmişti, gizli bir topluluk değil: Faaliyetleri kamuya açıktı; ancak yeni üyeler yedi aşamalı bir başlangıç sürecinden geçmek zorundaydılar. Dünya görüşleri, sonsuzluğun içinde sürekli biçimde biten ve yeniden başlayan, döngüsel bir hayat algısı üzerine kuruluydu.
Onuncu yüzyılın büyük bir bölümünde, Kerkük’ten Basra Körfezi’ne dek Ortadoğu’yu, Umman sahillerini kontrol eden ve Bağdat’taki Abbasi Halifesi’nden ve Kahire’deki rakip Fatımi Halifesi’nden vergi alan güçlü bir toplum haline gelmişlerdi.
GİZEMLİ TARİH
Karmati hareketinin tarihi belirsizliklerle doludur. Bununla birlikte, tarihçiler, zamanının genel İsmaili hareketinin bir parçası olarak, Abbasi Halifeliği’nin hüküm sürdüğü sırada, güney Irak’ta ortaya çıktığını kabul etmektedirler. İsmaililer, Şiiliğin İsmail İbn Cafer’den ismini alan bir koludur. Ayrıca, “gizli İmam” hakkındaki görüşleri nedeniyle “Batıniye” ismiyle de adlandırılmışlardır.
Bu grup, altıncı Şii İmam olan Cafer El Sadık’ın, oğlu İsmail’i imam olarak ilân ettiğine inanmaktaydı. Babasından önce vefat eden İsmail’den imametin, hayatının ikinci bölümünü Huzistan’da geçiren oğlu Muhammed el Maktum’a geçtiğine inandılar.
Muhammed el Maktum’un ölümünden sonra, mezhep iki gruba ayrıldı. Bir grup, İsmaililerin imametinin kendisinin ve atalarının hakkı olduğunu iddia eden ve Fatımi Halifeliği’nin kurucusu olan Ubeydullah Mehdi’nin başını çektiği hareketin öncülerinden biri olacaktı. İkinci grupsa, Muhammed el Maktum’un ölümünü kabul etmeyi reddetti. Bu mezhepler, Karmatilerin öncülleri olarak kabul edilir.
Karmatiler, İsmail oğlu Muhammed el Maktum’un yedinci ve son imam olduğuna inanmışlardı. Dünyaya adaleti getirecek Mehdi olarak yeniden ortaya çıkmasını bekliyorlardı. Grubun adı, İsmaili davasına pek çok katkıda bulunmuş ve gizemli bir figür olan Hamdan Karmat adıyla bilinen karizmatik bir İsmaili imamından geliyordu.
Zaman içerisinde, Karmatiler adının genel kullanımı, Kuzey Afrika’dan gelen Fatımi Halifelik kararlarına uymayı reddeden İsmaili gruplarını kapsamaya başladı.
TARİKAT DEVRİMCİ HAREKETE DÖNÜŞTÜ
Mezhep, ütopik bir dünya görüşüne sahip, radikal devrimci bir gruptu. Halife el Mamun’un (M.S. 813-833) ölümünden sonra Abbasi Halifeliği’nin gücü düşüş eğilimine girmişti. Kuzey Afrika, Fas ve Arabistan’da bulunan topraklar, Bağdat’tan bağımsızlıklarını ilan etmeye başladılar ve böylece çeşitli yerel hanedanlar ortaya çıktı. Abbasilerin kontrolü çoğunlukla Bağdat ve diğer bölgelerdeki güç merkezlerine kaymıştı.
Karmatilerin yükselişi, Abbasilerin “Zenci İsyanı” adıyla bilinen, çeşitli Siyah Afrikalı köle ayaklanmalarıyla (M.S. 869-883) aynı döneme denk gelmişti. Güney Irak’ta bulunan Basra kentinin yakınlarında gerçekleşen bu ayaklanmalar, 15 yıl boyunca devam etti. Ayaklanmalar, Irak’ta on binlerce insanın hayatını kaybetmesine yol açtığı gibi, birçok ülkenin bağımsızlığını kazanmasına da vesile olmuştu.
Bu esnada hareketin yoğunlaşan faaliyetleri, “Zenci İsyanları” nedeniyle güney Irak üzerindeki kontrolü zayıflayan Abbasilerin gözünden kaçmaktaydı. Karmati liderleri Afrikalı isyancı kölelerle ittifak girişiminde bulunsa da bir sonuca ulaşamadı; ancak, eş zamanlı bir isyana giriştiler ve köle isyanlarının bastırılmasının ardından, Karmatiler yalnızca Basra Körfezi’nin kuzey kıyılarını denetim altına almakla kalmadılar, aynı zamanda Yemen, Suriye ve hatta Bağdat’ın kendisini de etkileri altına aldılar.
ORTAKLAŞMACI BİR TOPLUM
Komünalist (ortaklaşmacı) devletin büyüklüğü, doğu Arabistan’daki Bahreyn’in Hasa ve Hufuf bölgelerini kapsıyor ve Arabistan’daki geniş toprakları içine alıyordu. Hakim oldukları bölge son derece zengindi ve tarihsel olarak köle emeğinin üzerinde inşa edilmişti. Bahreyn’de kurulan Karmati devleti güçlü ve eşitlikçi ilkeler doğrultusunda örgütlenmişti. Halk cumhuriyeti benzeri bir yapıya dönüşmüş ve on birinci yüzyılın son dönemine dek gelişimini sürdürmüştü. Toplum, refahı paylaşan ve eşitlikçi bir anlayışla yaşamını sürdürmekteydi.
Ortak mülkiyet deneyimleri yaşanmaktaydı ve kaynaklar zamanla özel mülkiyetten çıkarılıyordu. Hasa ve Katif çevresinde ekilen topraklar, geniş meyve ve tahıl tarımıyla değerlendiriliyordu. Tahıl ve meyve mülklerinden elde edilen gelir, yerel halk konseyine (Müminun) verilirken, İran Körfezi’nden geçen ve Oval adasından geçen tüm gemilere uygulanan gümrük vergilerinin gelirleri Ebu Said el Cennabi’nin torunları arasında dağıtılıyordu.
Halk tarafından hiçbir vergi ya da harç ödenmiyordu. Yoksul ya da borçlu olanlar, işlerini düzene sokana kadar ortak hazineden kredi alabiliyordu. Kredilere hiçbir faiz uygulanmıyordu. Devlet mülklerinde hububat ücretsiz olarak öğütülürken, özel mülklerin ve tesislerin onarımı devlet yardımıyla gerçekleştiriliyordu.
Tüm bunlar, büyük askeri harcamaları finanse eden ve uzak topraklarda sayısız savaşlara ve askeri eylemlere olanak sağlayan Karmat devletinin ekonomik refahının bir kanıtıydı.
ÇÖKÜŞ DÖNEMİ
Ebu Said el Cenabi’nin (Bahreyn’in kurucusu) ölümünden sonra, Karmatiler arasında bölünmeler ve çatışmalar, çevreden gelen düşmanlıklar ve tehditler; Halifelik orduları, Fatimiler ve komşu kabilelerle yapılan savaşlar, birliğin zayıflamasına yol açtı.
Toplumsal örgütlenmedeki başarılarına rağmen, Karmatiler İslam dünyasının “istenmeyen çocuğu” durumundaydı. M.S. 930 yılında, Karmati lideri Ebu Tahir Süleyman, hacıların ve Mekke halkından insanların ölümüne neden olan bir saldırının emrini verdi.
Karmatiler kısa sürede Kabe’yi ele geçirdiler ve Hacer-ül Esved adlı taşı, Kabe’den alarak, Hassa’daki Karmati başkentine taşıdılar ve Abbasi Halifeliği’nin öfkesini üstlerine çektiler. Bu davranışa rağmen, diğer Müslümanlar Arap yarımadasının en güçlü halkı olan Karmatilere saldırmaktan korkmuşlardı.
M.S. 976’da, Karmatiler, Abbasiler Halifeliği’yle yapılan bir dizi savaşı kaybettiler; yenilgiler nedeniyle Abbasilerden aldıkları vergi gelirlerini de yitirmiş oldular. 1058 yılındaysa gümüzün Bahreyn’ini ve kısa bir süre sonra bugünkü Katar’ın bulunduğu bölgenin kontrolünü yitirdiler. 1067 yılında, Hufuf’taki son büyük Karmati kalesi, Abdullah bin Ali Al-Uyuni kuvvetleri tarafından ele geçirilerek, Karmati hareketine son verildi.

İslam’da ilk komün hareketi KARMATİLİK



Karmatiler veya Karmatilik; Yaşar Nuri Öztürk’ün; “Erdem ve Fikir Adamları” dediği, İsmailiye fırkasının bir kolu kabul edilen, Kufe, Suriye İran, Irak ve Bahreyn’de ortaya çıkan, iki devlet kuran ve yaklaşık olarak 150-200 yıl tarih sahnesinde kalan, Sünni akideyi ortadan kaldırmaya çalışan, felsefi, ideolojik, siyasi ve düşünsel açıdan radikal bir hareket olan, oniki imama inanan, 7 sayısını kutsal kabul eden, dünya tarihinde ilk defa şifre sistemini kullanan, Şiiliğin İsmaililik Mezhebinden Fatımiler’in imamlığını kabul etmeyen koludur. İranlı bir Şii mutasavvıf olan “Fadl’Allah Ester-Âbadi” tarafından kurulan Hurufi-Bektaşi inancı yani Hurufilik akımının, Karmatilerden türemiştir. Hasan Sabbah’ın kurduğu Haşhaşiler tarikatı veya örgütüne de kaynaklık eden Karmatiler, İslam’ın ilk Komüncüleri (Komünistleri), tarihteki ve günümüzdeki bütün gizli örgütlerin anası kabul edilmektedir.
Karmat veya çoğulu Karamita sözcüğü Arami kökenlidir. “Kızıl gözlü ve kısa bacaklı” anlamlarına gelmektedir. “Karmatiler’in lideri Hamdan Karmat, hem sıradan bir köylü (hamal) hem de kırmızı gözlü kısa bacaklı birisi olduğu için, İsmaililerden koparak başlattığı harekete de bu nedenle “Karmatiler” denmiştir. Taberi’ye göre ise Arami kökenli olan bu sözcük, “gizli bilgi, gizemli bilgi öğreten” demektir. Karmatiliğin kurucusu ve bu mezhebe adını veren Aşat oğlu Hamdan Karmat, Küfe yakınlarındaki Dur Köyünden olup, derviş hayatı yaşayan, bir yük taşıyıcı, yani hammaldı. Zeki, becerikli, girişken, çevresine tesir etmede mahir, istekli ve hırslı bir kimse olduğu söylenen Hamdan Karmat, önce kendisini yetiştiren Al-Huseyin al-Ahvazi adında yörenin İsmaili dai’sinin etkisi ile İsmaili mezhebine geçmiş, onun ölümü üzerine yerine geçtiği için, Karmatilik, İsmailiye’nin bir kolu olarak kabul edilmektedir. İsmaililik, adını İsmail bin Cafer es-Sâdık’tan alan, Şiilik’te Cafer es-Sadık öldüğünde, yedinci Şii İmamı olarak Musa bin Cafer el Kâzım’ın yerine Cafer-i Sadık’tan önce ölmüş olan oğlu İsmail bin Câ’fer el-Mûbarek’in oğlu Muhammed bin İsmâîl eş-Şâkir’i Yedinci imam olarak kabul eden bir Şii mezhebidir.
Hamdan, bir yandan merkezdeki İsmaili önderlerinin otoritesini kabul eder gibi görünmüş, asıl kimliğini sır gibi saklamış, öbür taraftan Küfe çevresindeki köylere, Irak’ın güneyine ve diğer bölgelere Dai’ler (çağırıcı, davetçi) göndererek, hem düşüncelerini anlatmış hem de insanları Abbasi zulmüne karşı örgütlemiştir. Düzene karşı çıkan, Abbasi zulmünü kabul etmeyen, çoğalıp güçlenen ve düzeni rahatsız edecek duruma gelen bu insanlar Karamita diye anılmış, Karmati tarikatı oluşturulmuş, daha sonra devlet kurmuşlardır. Karmat’ın hızlı başarısına yardım eden en büyük unsur, 14 yıl süren ve Abbasi yönetimini sarsan Tuzcu Zenci köle işçilerin ayaklanmaları, Müslümanlar arasındaki mezhep çatışmaları, siyasi rekabet ve mücadeleler ile iktidar hırsıdır. Yaptığı zulümlere ve kötü yönetimine rağmen Emeviler’in halifesi Yezid’in, kendisine biat etmesini istediği, Hz. Muhammed’in torunu, Hz. Ali’nin oğlu olan Hüseyin bin Ali’yi 10 Ekim 680 yılında Kerbela’da öldürmesi, İslam’da mezhep ayrılığının temel nedenlerinden biri olmuştur. Şiiler Emevileri halife olarak saymamaya ve halifelik makamının Ali ile başlamak üzere Ali’nin soyundan gelen kişilere ait olduğunu kabul etmektedirler. Kerbela Olayı, İslam tarihindeki Sünni ve Şii mezhep ayrılığını kesinleştiren ve derinleştiren olaydır. Kerbela Olayında, genelde Sünni dünya zaten Hz. Ali’yi haklı bulmaktadır. Bu konuda ciddi bir ihtilaf söz konusu değildir. Hilafeti saltanata dönüştüren Muaviye ve oğlu Yezid’i haklı gören tek bir İslam bilgini yoktur. Çocuğuna bu iki zatın ismini veren dahi yoktur. Önemli olan zamanın tedavi ettiği yaraları deşmemek, birlik ve beraberlik içinde İslam’ı layık olduğu yere taşımaktır.
Karmatilerin imam silsilesi şöyledir. İslam Peygamberi Hz. Muhammed Mustafa Peygamber, 1. İmam Ali el-Mûrteza (rahmetullahi aleyh), 2. İmam Hasan el-Mûcteba (rahmetullahi aleyh), 3. İmam Hüseyin bin Ali (rahmetullahi aleyh), 4. İmam Ali Zeyn el-Ab’ı-Din (rahmetullahi aleyh), 5. İmam Muhammed el-Bakır (rahmetullahi aleyh), 6. İmam Ca’fer-i Sadık (rahmetullahi aleyh), 7. İmam İsmail bin Ca’fer el-Mûbarek (rahmetullahi aleyh). 899 yılında Fatımi Hanedanını kuran Ubeydullah kendisini İmam-Halife ilan etmiş, İsmaililiğin dayandığı mehdilik öğretisinden (bir kurtarıcının geleceğine dair öğreti) vazgeçerek her İsmaili imamının bir mehdi olduğunu ilan etmiştir. İsmaililerin çoğunluğu bunu kabul etmiş, Karmat ve taraftarları bunu kabul etmemiştir. Bu durum, İsmaililik içerisinde bir mezhep ayrışmasına yol açmış ve İsmaililer o tarihten sonra Karmatiler ve Fatımiler olarak ikiye ayrılmışlardır. Karmatilere göre, Ehl-i Beytten olan, meşhur velilerden, İslam alimlerinin gözbebeklerinden, oniki imamın altıncısı Caferi Sadık’in torunu ve İsmail’in oğlu olan Muhammed’in ölümünden sonra yeni bir imam tanımadan bir süre beklemek gerekirdi. Çünkü Muhammed geri dönecektir. Gökler ve yerler yedi kat olduğuna, insanın bedeni de, iki el, iki ayak, sırt, karın ve kalpten, yani 7 parçadan oluştuğuna, başında da, iki göz, iki kulak, iki burun deliği ve ağız bulunduğuna göre, yani onlar da yedi parçadan oluştuğuna göre 7 sayısı belli ki kutsaldır. Bu da sekizinci bir imam olmayacağını gösterir. Yedinci imam kaybolmuştur ve geri dönecektir.
Hamdan ve yakın yardımcısı kayınbiraderi Abdan, halkın bu inancını kullanarak, biraz da bu bölgedeki ekonomik dengesizlikten yararlanarak Mehdinin yakında geleceğini ilan ettiler ve halkı etraflarında topladılar. Hamdan’ın en büyük yardımcısı İsmaili-Aleviliğin en büyük Dai’lerinden biri olan, aynı zamanda Karmatiliğin siyasal teorisyeni kabul edilen ve hareketin bir numaralı örgütleyicisi ve eylem adamı olarak tanınan, tüm tarihçiler tarafından komünal toplum projesini hayata geçiren en cesur Karmati komutanı olarak tanıtılan kayınbiraderi Ebû Muhammed Abdan idi. Belagat-ül Safa (Kardeşliğin Hitabeti) adını verdiği, yedi ciltten oluşan kitabında, kurulmak istenen komünal toplum düzeninin nasıl olacağı, bu düzene ulaşmak için insanların nasıl bir kişiliğe sahip olması gerektiği, bu amaçla toplum ve bireylerin eğitiminin nasıl yapılacağı ve genel olarak Karmati hareketinin dünyaya bakış açısının ne olduğu anlatılmaktadır. Ebû Muhammed Abdan, toplum ve birimlerin eğitiminin nasıl olacağına dair gizli yedi derece yaratmış, uygulamaya koymuş, Dai’ler yetiştirmiş, bunları Yemen’de, Irak’ta, Güney İran ve Bahreyn’de görevlendirmiştir. Propagandalarında zulüm ve baskıları kaldırarak yerine adalet ve eşitliği koyacağını vaad eden Karmati hareketi, Hamdan Karmat’ın önemli Dai’leri olan Mihreveyh b. Zikreveyh es-Selmani, Cülendi er-Razi, İkrime el-Babili, İshak el-Bûrani, Utayf en-Nîlî sayesinde kısa zamanda gelişmiştir.
Karmatiler, son derece iyi yetişen, birbirlerine “refik” (yoldaş) diye hitap eden, Darulhikme denen medreselerde eğitim gören, barışçıl, ticarette dürüst, yüksek bir kültüre sahip ve çok okuyan insanlardı. Okuma işi, 1 – Büyük ve seçkin dostlar için, 2 – Devlet büyükleri ve ileri memurlar için, 3 – Sıradan insanlar ve yolcular için, 4 – Kadınlar için, 5 – Saraylı kadınlar için diye oluşturulan muhtelif meclislerde yapılırdı. Ayrıca bilim ve felsefenin konuşulduğu bu meclislerde, tartışmalar yazıya geçirilir, eser haline getirilir ve ilgili yerlere gönderilirdi. Karmati hareketinin en önemli yönü ilmi ve kültürel faaliyetlere verdikleri önemdir. Karmatiler büyük alimler çıkarmış, dev eserler üretmişlerdir. Bunların başında, “İhvan-ı Safa Risaleleri”nin Karmatilere ait olduğu biliniyor. Ayrıca Hamdân Karmat’ın kayınbiraderi ve Karmati hareketinin önemli liderlerinden olan Ebû Muhammed Abdan’ın, Şeceretü’l-yaķin’i olup, bazı ayet ve hadislerin batıni yorumlarından ibarettir. Bunların dışında Maveraünnehir daisi Muhammed b. Ahmed en-Nesefî’nin İsmaili irfan anlayışının içine Yeni Eflatuncu kozmolojiyi koyduğu ve Muhammed b. İsmail el-Mektûm’un imametini savunarak onun geri döneceğini teyit ettiği Kitâbü’l-Mahsûl ile daha sonra Fatımi İsmaililiği’ne geçmekle birlikte Nesefî’nin fikirlerini savunan Ebû Ya‘kūb es-Sicistânî’nin, Kitâbü’n-Nuśre’si bulunmaktadır. Abdullah el-Mağribi ise Karmatilerin hukuk normlarını oluşturan kişi olarak bilinir. 50 eseri olduğu belirtilir. Bu eserlerden 20 kadarı günümüze ulaşmıştır. En önemle eseri, Arapça basımı mevcut olan, “Deâimu’l-İslâm fi Zikri’l-Helâl ve’l- Haram”, Karmati fıkhının abide eseri olarak kabul edilir. Karmatilerin Anayasası ve en önemli eseri olan İhvan-ı Safa Risaleleridir.
El-Mukaddesi, Ebu’l-Hasan Ali bin Harun ez-Zencani, Muhammed bin Ahmet el-Nehracûrî, el-Avfi, Zeyd bin Rifaa (Zeyd b. Rufaa) Ebu Süleyman tarafından kaleme alındığı tahmin edilen, dini, ahlaki, felsefi, siyasi hedefleri olan ve bu hedeflerini gerçekleştirebilmek için de kardeşlik, dostluk, yardımlaşma ve dayanışmayı ilke edinen, Gazali, İbn Sina, İbn Arabi gibi pek çok İslam alimi, kelamcıları, filozofları ve sufilerinin yoğun olarak etkilendiği, tüm zamanların ilk ansiklopedisi olan ve dürüstlük, temizlik, candan, saf, içten ve samimi dostlar, kardeşler anlamındaki İhvan-ı Safa, 52 risaleden oluşmaktadır. 14 risale matematik ve mantık bilimlerinden, 17 risale doğa bilimleri ve psikolojiden, 10 risale metafizik ve 11 risale de tasavvuf ve sihirden söz etmektedir. Bilimler, basitten karmaşığa doğru, Matematik ve Mantık, Doğa bilimleri, zihin bilimleri, Tevhit ve Kelam, ayrıca Ahlak olmak üzere beş gruptan oluşmakta, bilgiye ulaşmanın yolu olarak da duyular, akıl, kanıtlama, öğrenim ve iletişim, vahy ve esin-sezgi yolu olmak üzere beş ayrı yöntemden oluştuğu açıklanmaktadır. Kötülüklerden kurtulmak, mutluluğa ve güzel bir ahlaka ulaşmak için bilginin gerekli kabul edildiği İhvan-ı Safa Risaleleri’nin her bölümü ayrı yaş grubuna yönelik olup, eğitim ve öğretim dört bölümden oluşmaktadır. 12-30 yaşlar arasındaki gençlerin katıldığı ilk bölümde öğretmenlerin sözlerine uymak, onların gösterdikleri yolda yürümek, düzenli bir nefis eğitimine alışmak gereği vardır. 30-40 yaşlar arasında olanların girdiği ikinci bölümde Dünya ile ilgili felsefi bilgiler öğretilirdi. 3. Bölümde, 40-50 yaşlar arasında olanlar ilahi bilgiler üzerinde çalışırlardı. Bu basamağa erişenler bir takım ilahi sırlar öğrenir ve peygamberlere eşit sayılırdı. 4. Bölümde, Elli yaşından yukarı olanların kabul edildiği bölüme yükselenler “Melaike-i Mukarribin” denen ve Tanrı’ya en yakın melekler sırasındadırlar. Bu son sıraya girenler, içinde bulunduğumuz alemin ve şeriat kanunlarına bağlı bütün olayların üzerinde bir değer taşırlar.
Yanlış bilgiler ve bâtıl düşüncelerle kirletilmiş buldukları dini, felsefe ile yeniden temizlemeyi, fikir ve mezhep çekişmelerini gidermeyi hedefleyen İhvan-ı Safa’ya göre, insanlar kusurlu da olsa mevcut dinlerden birini seçmelidir. Hatta dinini sık sık değiştirebilmelidir. Çünkü bu durum dinsiz olmaktan daha iyidir. Onlar için, Kur’ân ne kadar önemli ise, Tevrat ve İncil de o kadar önemlidir. Din bilgisinde Hz. Muhammed’in, Hz. Ali’nin sözleri ne kadar önem taşıyorsa, felsefede Sokrates’in ya da Platon’un, mantıkta Aristo’nun, matematik ve geometride Pisagor’un, coğrafyada Batlamyus’un sözlerinin de önemi o kadar büyüktür.
İhvan-ı Safa’da bütün ilimlerin iki amacı vardır: Biri beden sağlığını gerçekleştirmek ikincisi ruh sağlığını gerçekleştirmek ve ruhun ölümden sonraki hayatta da mutluluğunu temin etmektir. Ruh tanrıdan fışkırmıştır. İnsan bedeni yok olduktan sonra ruh, Tanrı’ya dönecektir. Tanrı’ya dönüş, büyük diriliştir. İhvan üs-Safa yoluna bağlı kalanların ölümü ise, ruhların geldikleri yere dönmelerinden dolayı küçük diriliştir. Öz olan, soylu ve yüce olan, ruhtur. Beden geçicidir, ölümlüdür. Madde bütün kötülüklerin anasıdır. Kâfir ve ilahi emirlere asi olanların nefisleri bedenlerini terk ettiklerinde, tekrar kötü bedenlere dönerler ve kıyamet gününe kadar bu bedenlerde elem ve azap çekerler.
Karmatilerin anayasasını, İsmaililer’in itikadı ve siyasi düsturu oluşturan İhvan-ı Safa’ya göre en ideal insan, bilgili, faziletli, soylu, sufi, melek huylu ve rabbani fikirli olmalıdır. İhvan-ı Safâ’ya en fazla sahip çıkan, gizli imamlardan biri olan İmam Ahmed tarafından yazıldığına inanan ve “Kur’an’dan sonraki Kur’an” olarak nitelendiren İsmaililer, ideal insan tanımlamasının, İsmaililik mezhebine dayalı olaɾak kuɾduğu “Haşhaşileɾ Tarikatı” ile bilinen, suikaste dayanan faɾklı askeri taktikleri ile ünlü ve 34 yıl boyunca dışına çıkmadan yaşadığı Elemût Kalesi ile tanınan Hasan Sabbah’ı işaret ettiğine inanırlar. Tarihin gerçeklerinden biride, Hasan Sabbah’a bağlı Suriye’deki fedailerin, Kudüs’te Haçlılarının canlarına okumuş olmaları, onları yıprattıktan sonra Selahattin Eyyubi’nin gelip şehri teslim almasıdır. Kudüs’teki Haçlı yönetimini dize getiren Hasan Sabahçı militanlardır.
İhvan-ı Safa’nın bazı düşünceleri İslamiyet’e dayanmaktadır. Diğer düşünceleri ise, tam anlamıyla felsefe kökenli olup, İslâmiyet ile bağdaşmamaktadır. İslam’ın ruhuna aykırı düşen bir takım düşüncelere sahip oldukları gerekçesiyle bazı Müslüman düşünürler tarafından eleştirilmiş, hatta sapkınlıkla suçlanmıştır. Bağdat Halifesi Müstencid, MS 1150 yılında bu eserin özel ve genel kütüphanelerdeki tüm kopyalarının toplatılıp yakılması emrini verir. (Aynı Halife, İbn-i Sina’nın eserlerinin de yakılmasını emretmiştir.) Buna rağmen eser birçok ülkeye yayılmış, tercüme edilmiş ve yok olmamıştır.
Bağnazlar tarafından “Karmati Papazı” diye lanse edilen Hallac-ı Mansur’un Bağdat’a, Fars kökenli ünlü mutasavvıf Cüneyd-i Bağdadi’nin yanına gelip iki yıl eğitim aldığı, onun müritleri arasında yer aldığı ve kendisinden çok etkilendiği bilinmektedir. Daha sonra “Halkı Hakk’a dâvet için şirk beldelerine gidiyorum.” Diyerek Hindistan, Çin ve Maveraünnehr’de dolaşmış, Hint, Çin ve Türk kavimlerinden pek çok kimsenin İslamiyet’le şereflenmesine vesile olmuştur. Hallac-ı Mansur daha sonra tekrar Bağdat’a gelerek, Cüneyd-i Bağdadi’nin huzuruna çıkmıştır.
Cüneyd-i Bağdadi ona susmayı ve bazı insanlarla görüşmemeyi emrettiğinde, Hallac-ı Mansur ona bazı sorular sordu. Cüneyd-i Bağdadi sorularına cevap vermedi ve “Galiba bir ağaç parçasının ucunu kırmızıya boyaman yakındır!” dedi. Cüneyd-i Bağdadi bu sözü ile ileride Hallac-ı Mansur’un öldürüleceğine işaret ediyordu. Hallac-ı Mansur, Karmati ve “zındık” olduğu suçlaması ile 8 yıl hapiste tutulduktan sonra, Ebu Ömer Hammadi’nin fetvası ve Abbasi halifesi Muktedir’in buyruğu üzerine 26 Mart 922 tarihinde Bağdat’ta, önce kırbaçlandı, ardından kolları ve bacakları kesildi, asılarak halka teşhir edildi. Başı kesildikten sonra yakılarak külleri Dicle Nehrine savrulmuştur. Pek çok kişi, Hallac-ı Mansur öldükten sonra kendisinden birçok keramet ortaya çıktığını söylemektedir. Yere akan kanının yerde Allah yazdığını veya küllerinin atıldığı sırada Dicle Nehri suyunun kesildiğini söylemişlerdir. Kerametlerinden daha önemli olanın, onun marifet, hikmet ve ince manalar dolu sözleridir. Bunlar, onun ilim ve marifette ulaştığı kıymetli dereceleri gösteren birer delildir. Gerçek olan şu ki, artık sünniler, eskinin tam aksine, Hallac-ı Mansur’a büyük bir hürmet göstermekte, onun zulme kurban gitmiş mazlum bir şehit olarak görmektedir. Hallac-ı Mansur’a zındık telakki edilmesi artık tamamıyla geçmişte kalmıştır.
Hallac-ı Mansur’un öldürülme sebebi hakkında, Abbasilere karşı ayaklanmış olan Karmatiler’le gizlice mektuplaştığı ,”Ene’l-Hakk” sözüyle uluhiyet iddiasında bulunduğu, haccın farziyetini inkar edip yeni bir hac anlayışı ortaya koyduğu yani Hallac-ı Mansur, “Hacca gidemeyen bir kimse bulunduğu yerde bir ev yapsa, o evi Kâbe’yi tavaf eder gibi tavaf edip otuz yetime de belirttiği ölçüde sadakada bulunsa hac ibadetini yerine getirmiş olur.” dediğine dair, çeşitli iddialar ileri sürülmüştür. Hallac-ı Mansur’un söylediği Ene’l-Hakk sözünün, Tanrı’nın kişide vücut bulması veya kişinin varlığının Tanrının varlığı içerisinde eriyip yok olması, diğer bir ifade ile Tanrı’nın varlığının kişinin vücudunda yüz bulması anlamlarını ifade etmektedir diyen, tasavvuf ilmine hakim olmayan din bilginleri, bu söze şiddetle karşı çıkmış ve bu sözler, Tevhit akidesine aykırı bulunarak ilk söyleyen kişi olan Hallâc-ı Mansur’un idam edilmesine karar vermişlerdir. Ancak kimi alimler Ene’l-Hakk’ın manevi bir makam olduğunu, Hallac-ı Mansur’un, Ene’l-Hakk sözüyle, Allah’a olan sevgi ve aşkını anlatmak istediğini, “Her şey ondandır” dediğini, “Ben yokum, Hakk Teâlâ vardır.” demek istediğini, Ene’l-Hakk sözünün mecazi bir anlam taşıdığını söylemekte, Hallac-ı Mansur’un yanlış anlaşıldığını, Allah dostu olduğunu ısrarla söylemektedirler. Şunu unutmamak gerekir ki, Yunus Emre’nin, “Bir ben vardır bende benden içeru” deyişi ile Cüneyd-i Bağdadi gibi bir Allah dostunun “Cübbemin altında Allah’tan gayrısı yoktur” deyişleri hep aynı kapıya çıkar. Yani mecazi anlamlıdır.
Kişisel kurtuluş ve arınmadan ziyade, toplumsal kurtuluşa ve herkesin eşit yaşadığı bir düzene inanan, görünüşte dini, gerçekte, ekonomik bir hüviyet taşıyan, zenginlerin malını paylaşmayı ana ilke kabul eden Karmatilikte, Kabe ve kıble, Kudüs olarak kabul edilir. Bütün ibadetlerde Kudüs’e dönülürdü. Güneş doğmadan iki rekat, güneş battıktan sonra da iki rekat namaz kılmanın yeterli olduğu kabul edilir. Namaz kılan kimse, her rek‘atta Ahmed b. Muhammed b. Hanefiyye’ye nazil olduğuna inanılan İstiftah suresini okur. Yılda iki kez, Nevruz (21 Mart) ve Mihrican (16 Eylül) günlerinde oruç tutulurdu. Dinlenme günü Cuma değil, Pazar günüydü. Karmatiler’e göre peygamber kendisine kutsi ve saf kuvvet intikal eden kişidir. Vahiy getiren ise Cebrail değil peygamber üzerine taşan akıldır. Kur’an, Hz. Muhammed’in külli akıldan gelen bilgileri ortaya koyduğu kendi ifadelerinden oluşur. Bu bakımdan Kur’an’ın Allah’ın kelamı diye adlandırılması mecazi anlamdadır. Hac ibadeti zahiri ve batıni olmak üzere iki kısma ayrılmıştır. Zahiri hac herkesin yaptığı, batıni anlamdaki hac ise imamı ziyaret olarak kabul edilmiştir.
Karmatiler’in cünüplük sebebiyle gusletmeyip sadece namaz abdesti gibi abdest almakta, azı dişli ve pençeli hayvanların yenilmesini haram saymaktaydılar. Tüm insanlar eşit kabul edildiği için, malları da eşitti. Karmatiler, şarap ve benzeri içkileri kullanmayı helâl sayarlar. “Cennet, insanın derin bir zevk ve kardeşlik duygusu içinde yaşaması, dünyada rahat ve mutlu olması, Cehennem ise ibadetlerin sıkıntılarına katlanmaktır, onun için ibadet etmeye lüzum yoktur” derlerdi. Kur’ân’ı ve Hadisleri kendi anlayışlarına göre yorumlayıp, İslam’ın haram dediğine helal, helal dediğine haram diyen, kıblenin Kudüs olduğunu söyleyen, İslam’ın esasları olan namaz, oruç ve haccı yanlış yorumlayan, yok sayan, uygulamak isteyenleri kılıçtan geçiren, İslam akidesini bozmaya çalışan, İslam dünyasının başına büyük belalar açan Karmatilerin gelişmesine, en çok İslam dünyasındaki kötü yönetim, çıkar savaşları ve mezhepler yardımcı olmuştur. Gerçek olan şu ki, İslam akidesine en büyük zarar Batınilikten gelmiştir. Karmatiler ve İsmaililer, İslam aleminin önemli batını hareketlerindendir. Bugün İslam alemi inanç itibariyle bölünmüş bir durumda ise bunun başlıca sebepleri arasında Kur’an-ı ve hadisleri yanlış yorumlayan ve tefsir eden Batıni inancıdır. Batınilerin kurucuları davalarının geniş halk kütlesi tarafından benimsenmesi için kendi milliyetlerini daima gizlemişlerdir. Batıniler, her zaman Hz. Muhammed’in Torunları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’in uğradığı haksızlıkları ve Müslümanların Ehl-i Beyt sevgisini kullanmışlardır. Fakat hepsinin amaçları bir ve metotları gizlidir. Hepsi de Sünni akideye inanan Müslümanlara karşı olarak doğmuş fırkalardır.
Zengin-yoksul ayırımının ortadan kaldırılması, mülkiyet ilişkilerinde sosyal adalet, eşitlik, hakça paylaşım felsefesinin işlendiği Karmatilikte, özel mülkiyetin; insanlığa kötülük, nefret ve düşmanlıktan başka bir şey getirmediğini ve şiddetle kaldırılması savunulmakta, hiç kimse, kılıcından ve atından başka bir mal edinemiyordu. İşçi, çiftçi, zanaatkar, tüccar herkes tek bir bütçeden destek görürdü. Bilgi ve eğitim, toplumdaki herkes için gerçekleştirilirdi. Toplum bireyleri arasında yardımlaşma, dayanışma ve barış en temel esasları oluşturuyordu. Çocuklar toplumun tümünün sahip çıktığı ortak değerlerdi. Kreş benzeri yapılarda, cins, sınıf, renk ve ırk ayrımı yapılmadan bütün çocuklar hem ciddi bir eğitim alıyor hem de kadın erkek herkes tarafından bakılıyordu. Çocukların eğitim konuları bizzat hareketin Dai’leri tarafından yerine getirilmesi gereken en önemli görevlerden birisiydi. Hareketin temel öğretilerinin yanı sıra ata binmek, kılıç kullanmak ve savaş taktikleri de öğretiliyordu. Hareketi geleceğe taşımanın ancak yeni kuşaklar üzerinden gerçekleşeceğinin bilincinde olan Karmatiler, bunu da en yetkin bir biçimde gerçekleştiriyorlardı. Kadınlar, erkekler ile aynı haklara sahipti. Kurulan düzen içinde kadınlardın rolü üst düzeydeydi.
Kadınlar idari işlerde çalışıyor, üst düzey toplantılara katılıyorlardı. Karmati olmayan toplum ve bireyleriyle olan ilişkilerde, sırların saklanması ve diplomasi kurallarına uygunluk esas alınırdı. Kanun ve prensiplerin uygulanmasında ve denetlenmesinde, eşit hak ve yetkilere sahip 3 kişilik Dai’ler komitesi yetkiliydi. Anadolu’daki “Ahilik” (kardeşlik) geleneği, Karmatilerin felsefi programı olan “İhvan-ı Safa” risalelerine dayanmaktadır. Ahilikteki Lonca sisteminin İhvan-ı Safa Risalleri’nde yer aldığını, Fuad Köprülü, Louis Massignon ve Hodgson gibi yazarlar ittifakla söylemektedirler. Lonca sisteminde bir borcun anapara dışında ödenecek miktarı yoktur. (Faiz yasaktır). Ortaklaşa üretim ve paylaşım düzeni esastır. Böylesi bir esnaf ve ticaret anlayışı Karmatilerin Daru’l-Hicre’sinde vardı. Adalet, eşitlik ve kardeşlik ilkeleri üzerine kurulan, ortak mülkiyet prensibini savunan, İslam tarihinde ezilen kitlelerin ezeli önderi “Hz. Ali”yi önder kabul eden Karmatiler ilime ve sanata çok önem vermiştir. Bir zanaatçı, Karmatilerin içine geldiğinde ona büyük para yardımı yapılırdı. Bu meslek sahiplerine “Ahi” denilirdi ve her Ahi’nin yanına çıraklar koyarak o insanlarında zanaat sahibi olmaları sağlanırdı. Hz. Ali’nin “Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum” mesajı Karmatilerin ilham kaynağı olmuştur. Osmanlı’nın ilk yıllarındaki Ahilik ve sonraki yıllarda gelişen “Mirî” (kamu) toprak düzeni anlayışı da buradan gelmektedir.
Karmatilerin eğittiği Dai’ler, 910 yılında Şiilerin ilk devleti olarak bilinen ve Ubeydullah bin Mehdi tarafından Tunus’ta kurulduktan sonra merkezini Kahire’ye taşıyan, Fas, Cezayir, Libya, Malta, Sicilya, Sardinya, Korsika, Tunus, Mısır, Filistin, Lübnan, Ürdün ve Suriye’de egemenlik kuran, Şii meşrebinin İsmaili mezhebine bağlı olan Fatımi Devletinin kurulmasında büyük katkı sağlamışlardır. Fatımiler, kendilerine verilen Fatımi adının, Muhammed bin Abdullah’ın kızı ve Ali bin Ebu Talib’in eşi Fatıma Zehra’dan geldiğini yani Alioğulları’ndan olduklarını öne sürmektedirler. Şiilerin Fatımiler, Ehli Beyt sevgisi ve eşitlikçi anlayış ile geldiler. Ancak süreç içinde tutuculaşıp, gericileştiler. Karmatiler, başlangıçta destek verdikleri ve iyi ilişkiler kurdukları Fatımilerin tutuculuğuna isyan ettiler. Karmatiler aynı zamanda devrimcidirler. Çünkü iktidar karşıtı bir hareket olmalarına rağmen, her şeyi, her gerçeği ve bütün değerleri reddeden bir anlayışa sahip değildirler. Yıkmakla yetinmiyorlar, yerine alternatifini inşa ediyorlar.
Karmatiler, Miladi 929 yılında Mekke’yi işgal etmiş, hacılara saldırmış, Müslümanları kılıçtan geçirmiş ve Müslümanların kutsal saydığı kara taş “Hacer”ül Esved’i’’ alarak Küfe Mescidine koymuşlardır. Hz. Muhammed’in bütün Putları kendi eliyle yıkarak yok ettiğini, Dünya’daki en kutsal varlığının insan olduğunu, bu taşa tapmanın puta tapmakla eş anlamda bir davranış olduğunu, Kabe’yi müşriklerin yaptığını ve dolayısıyla onların tapınağı olduğunu iddia ederek, insanların hacca gelmelerini engellemeye çalışmışlardır. 20 sene sonra, Halife Mutî’-Billah tarafından 24 bin dinar karşılığında geri alınıp Mekke’ye getirilmiş, bugünkü yerine konulmuştur.
3. Halife Hz. Osman’dan sonra Emeviler ve Ardından Abbasiler, yanlış politikalar yüzünden, ganimet, rant ve toprak ağaları devletine dönüştü. Toprak ağaları, Arabistan, Irak, İran ve Mısır’daki verimli topraklara tek başına sahip olurken, muazzam servetlere sahip tüccar tabakası oluşmuştu. Batıdan altın getiriliyor, Isfehan çevresinde bakır elde ediliyor, Basra Körfezinden inci çıkarılıyordu. Ülke dışından, kaliteli kumaşlar, ipek elbiseler, pamuk, değerli taşlar, ilaç ve içecekler getiren tüccarlar, muazzam bir sermayeye sahip olurken, ezilen halk ise kaderine terk edilmişti. Afrika’dan ve Hindistan’dan getirilen köleler bataklıklarda, pirinç tarlalarında, maden ocaklarında karın tokluğuna çalıştırılıyordu. Büyük şehirlerde gelişme ve büyüme yaşanırken, iç bölgelerde sefalet içinde yaşayan insanlar, zor şartlarda yaşam mücadelesi vermekteydi. Zengin ile fakir arasındaki fark iyice açılmıştı. Karmatilerin felsefe programı olan “İhvan-ı Safa Risaleleri”nde toplum, zenginler, orta halliler ve yoksullar diye üç gruba ayrılır. İşte böyle bir ortamda Hamdam Karmat, adalet, eşitlik, kardeşlik esaslarına dayalı bir fikir hareketini ortaya koymuştur. Küçük gruplar oluşturulmuş, köylere, işçilere, zenci kölelere dai’ler gönderilmiş, fikirlerini yaymıştır. Yönetimden rahatsız olan ve ezilen kitleler bu çağrıya kulak vermiş, hareket giderek güçlenmiştir. Hareketin hedefi, zengin-yoksul ayrımını ortadan kaldırmak, köleliğe son vermek, toprak reformu yapmak, herkesin çalıştığı ve ürettiği bir sistem oluşturmak, İslam dünyasının hiçbir yerinde aç ve yoksul bırakmamaktı. Hilâfetin Hz. Ali (r.a) ailesine ait olduğunu ileri sürerek bunu halk arasında yaymaya çalışan, dolayısıyla Sünnî akideyi yıkma teşebbüsü içindeki Karmatiler, bütün din, ırk ve sınıflara uygun akıl, hoşgörü ve eşitliğe dayanan bir akaidi kabul etmişlerdir.
890-891’de Hamdan Karmat, Karmatiler için Küfe yakınlarında, kırsal bir alanda, bütün Dai’lerin toplanacağı, tüm gereksinmelerini sağlayacak, onların saklanma-korunma yeri ve çeşitli bölgelerden gelmiş göçmenlerin (Karmatilerin) merkezi olacak, her yandan gelen kadın ve erkeklerin yerleştirildiği, adına Dar al Hicra (Göçmenler Evi) denilen, bir toplu yaşama yeri olan Dar al-Hicra kalesini kurdu. Bundan sonra bütün Dai’ler burada toplandı. Her yerden toplanıp gelen insanlar, işçiler köylüler efendilerinden kaçan köleler kimsesizler yoksullar akın akın buraya gelmeye, büyük ve tek bir aile gibi buraya yerleşmeye başladılar. Peygamberimizin hicret ettiği Medine’nin bir ismi de Daru’l-Hicre idi. Ona özenerek Medine’deki gibi bir “kardeşlik iktisadı” kurmak isteyen Karmat amacına ulaştı ve burada mükemmel bir ekonomik sistem geliştirildi. Silah ve at dışında özel mülkiyet “gönüllü” olarak kalktı. Toplanan gelirlerden bir hazine oluşturuldu. Harcamalar, duyulan ihtiyaca göre yapılıyordu. Hiç kimse yoksul değildi ve hiç kimse bir diğerinden zengin değildi. Bütün erkekler, daha fazla üreterek daha fazla itibar kazanmak için çalışıyorlardı. Kadınlar örgü ve dokumadan, çocuklar kuş bakımından kazandıklarını biriktirdiler. Sonra herkes kazançlarını getirip Dai’ler vasıtasıyla hazineye teslim etti. Hiç kimse kılıcından ve silahından başka bir şeyin sahibi değildi. Bu ekonomik siyasetle Karmatiler, pek çok kabile ve yabancıyı kendilerine çektiler. “Madem ki toprağımız var kardeşlerimiz var güven içinde yaşıyoruz şahsi mal biriktirmemize gerek yok” anlayışı herkes tarafından kabul edilmişti. Karmat, komünistlik modele çok yakın, ortakçı ve eşitlikçi ilkeler üzerine kurulmuş, mükemmel bir ekonomik sistem geliştirmişti.
Karmatiler, toplumsal yanı ağır basan, birçok mazlum halkı ve ezilen çeşitli sınıf ve tabakaları bir araya getiren bir halk hareketini örgütlediler. Örgütlenme konusunda Karmatiler halklar ve inançlar arasına hiçbir ayrım koymazken her etnik kökene ve dine göre bir propaganda faaliyeti yürütüyorlardı. Sabii, Mecusi, Yahudi, Hıristiyan ya da filozof olmasına bakmadan herkese ulaşmak ve onları bu öğreti çerçevesinde örgütlemek her Daî’nin önüne konulan en temel görevdi. Bir alana gönderilen bir Dai’nin ilk görevi, gideceği alanın toplumsal özelliklerini çok iyi bilmek ve tanımak olmaktaydı. Eğer bir Daî Sünni Müslümanların bulunduğu bir alana gidiyorsa, önce o yörenin insanını iyi tanıyacak, çelişkilerini bilecek, sorunlarını anlayacak ve buna göre o yöre halkına yaklaşacaktır. Irak, Horasan, Azerbaycan, Şam, Yemen, Kuzey Afrika gibi geniş bir alana yayılan hareket; Arap kabilelerini, kırsal alandaki kabile yoksulları ve köylüleri, uzak bölgelerdeki Arap olmayan mazlum halkları ve Irak topraklarında angarya usulü çalıştırılan köleleri içeren geniş bir tabana yayıldı. Zalim Abbasi iktidarına, onlarla işbirliği yapan Fars aristokratlarına, büyük tüccar tabakasına, büyük toprak ağalarına karşı bir ihtilal hareketine dönüştü.
İlk Karmati İsyanı 890 yılında başladı. İsyan bazı bölgelerde kanlı şekilde bastırılırken, Hicaz’da başarılı oldu. Ayaklanmacılar, toplumun aşağı kesimine daha iyi bir hayat vaat ederek onları mezheplerine aldılar. 894 yılında Hamdan tarafından Bahreyn’e görevlendirilen El-Cenabi, yerli ailenin önderi olan Al-Hasan b.Sanbar’ın kızıyla evlenip, bölgede oturan İranlılar ile Bedevi Araplar arasında yoğun bir taraftar kitlesine ulaşır. Bölge kabilelerinin de yoğun desteğini alan El-Cenabi Bahreyn’in büyük bir bölümünü ve Doğu Arabistan kıyılarındaki Katif şehrini de ele geçirdikten sonra Basra üzerine yürümüştür. 900 yılında Bahreyn’in başkenti ve Abbasi valilerinin oturduğu Hacar’ı denetimlerine almışlar ve çevre bölgelerden Yamama ve Umman’a kadar egemenliklerini genişletmişlerdir. Ahsa’yı kendi başkentleri yapmışlardır. Karmati faaliyetlerinin en büyük merkezi durumuna gelen Bahreyn’de, güçlü ve iktisadi bakımından başarılı, dayanıklı ve 7 kişilik bir meclis (Hiyerarşik sıralaması: İmam: Tanrıdan sonra gelen, tanrıdan yetki alandır. Hüccet: İmama bağlı ve ona tabidir. Zu’l Massa: İlim irfanı anlayan kişi olup hüccete tabidir. Dai-ül Ekber: En büyük mümin sayılır, baş sorumlu, Başdai’dir. Dai-ül Mezun: Karmati örgütçüsü ve tayin edicisi, davetçi. El Mukabil: Dai’nin yardımcısı ve vekili niteliğindedir. Mezun Dai’lere hizmet eden kişi. Mümin: Dai kişinin yoldaşı ve izleyicisidir. Onun yanında öğrenir, ona bağlılık andı içer ve Dai’nin bulunduğu fırkaya girmekle yükümlüdür.
Böyle bir yönetim sistemine sahip, Alevi inancı ve ibadetinin serbestçe yapıldığı bir devlet kuran Karmatiler, Halife Osman bin Affan’dan beri devam eden “ikta” denilen zengine toprak bağışı sistemini kaldırdılar. Toprak köleliğine son verdiler. Yoksul çiftçilere ekip biçme karşılığı toprağın kullanım hakkını verdiler. Toplumsal servetin dışarı çıkışını önlemek amacıyla kurşundan para bastırdılar. Uzak Doğu ve Hindistan başta olmak üzere birçok ülkeye dış ticareti teşvik ettiler. Filozof Farabi’nin “Gerçek akıl devleti, kardeşliğe ve eşit paylaşıma dayanan bir cumhuriyet” dediği bu devlet yaklaşık olarak 150 – 200 yıl varlığını devam ettirdi. Bahreyn’de iktidarı ele geçirmeye ve bir devlet kurmaya muvaffak olan Karmatiler, burasını hilâfete karşı bir asırdan fazla bir propaganda ve askeri harekât üssü olarak kullandılar. Halife Mutadid, onlara karşı gönüllülerden kurulu 2000 kişilik bir birlik gönderdiyse de hepsi yok edildi. Fatımilerden de büyük maddi ve manevi yardım alarak Bağdat’ta ikamet eden, Abbasi Halifelerine korkulu günler yaşatan Karmati’ler, İslam’ın emrettiği şekilde, oruç tutmuyor, namaz kılmıyor, haca gitmiyorlardı. Abbasi Halifeleri Karmati’lerle başa çıkamadılar. Bunun üzerine Büyük Selçuklu Sultanı Melikşah’dan yardım istemek zorunda kaldılar. Dönemin en güçlü hükümdarı olan Melikşah görevlendirdiği Türkmen reislerinden Artuk Bey, Ahsa ve Bahreyn bölgelerinde bulunan Karmati’lere karşı savaş açtı ise de başarılı olamadan geri döndü. Bu savaşta başarılı olamayan Artuk Bey ikinci bir seferde Karmatileri yenerek itaat altına almayı başardı. Daha sonra Bahreyn’deki Sünniler, Karmatiler’e karşı isyan eden Abbâsi taraftarlarının etrafında toplanarak, Ahsa şehrinin kuzeyinde Karmatiler’i kuşattılar. 1078 yılında yapılan Hendek savaşında onları yendiler. Bu savaş, tarihin en önemli savaşlarından biri sayılır. Çünkü bu yaklaşık iki asır boyunca özellikle Abbasi Devleti için korku ve heyecan kaynağı olan Karmati Devletinin ortadan kalkmasına sebep olmuştur.
Karmatilik’te yedi derece vardır. Örgüte üye olmak isteyen aday, bir yıl boyunca incelemeye alınmakta, uygun görülmesi halinde özel bir törenle, kabulü yapılmaktadır. Örgüte kabul edilenlere sonsuz itaat ve sır saklama yemini ettirilirdi. Birinci derecenin adı ‘’Müminler’’ derecesiydi. Bu derecede İslamiyet ve Kur’an Kerim öğretilirdi. Müminler derecesinden ikinci dereceye en erken iki yılda geçebilirdi. Üçüncü derece ‘’Dai’ler derecesiydi. “Dai” kelimesi Arapça’da “Çağıran” anlamına gelmektedir. Bu derecede, sır saklama ve ağzının sıkı olması gerektiği öğretilerek, müritlere Hz. Muhammed ve ondan önceki yedi peygamberin yaşam ve görüşlerinin yanı sıra, tarikatın sırları da öğretilmeye başlanırdı. Marifet kapusu denilen bu dereceye haiz Dai’ler tarikata girmek isteyenler hakkında araştırma yapar, haklarında karar verirlerdi. Gerekli eğitimi almış, ahlak düzeyi yüksek kişiler mezhebe kabul edilirdi. Aleviliğin örf, adet, töre, Kutsal değerlerini ve geleneklerini çok iyi bilmeliydi ki, Aleviliği yeterince temsil edebilsin. Dai’lerin bir başka görevi de Aleviliği bilmeyenleri bilgilendirmekti. Dördüncü derece “Dai’yi Ekber” yani büyük Dai derecesiydi. Dai’yi Ekber olan müritlere “Baba’da” denilirdi. Daha sonraki yüzyıllarda Anadolu’daki Alevilerde “Baba” unvanı, bu eski geleneğe dayanmaktadır. Dai Ekber’ler tüm Dai’lerin başı durumundaydı. Mecalis el Hikme’lere başkanlık ederlerdi. Beşinci derece, Aleviliğin gerçek sırlarının verilmeye başlandığı dereceydi. Altıncı derece, “Hüccet” adı verilen “Hakikat Kapusu” Alevilerin ulaşabileceği son dereceydi. Bu derece Evrende var olan ikilik, Tanrının üçlü vasfı ve kâinatı meydana getiren dört büyük güç gibi Batini doktrinin en önemli sırları verilir, tüm peygamberlerin diğer bütün din kurucuları gibi sadece birer kâmil insan oldukları öğretilirdi. Tanrısal nurun ‘’Işık’’ olduğunun belirtildiği bu derecede ona ulaşmak için derece salikleri ruhlarını arındırmak ve kâmil insan konumuna yükselmekle mükelleftiler. Tanrıya ancak kâmil insanların mükemmel bir yaşam sürdükten sonra, öldükleri zaman ulaşabileceklerine inanırlardı. Yedinci derece en mükemmel dereceydi. Sadece Tanrının yeryüzündeki tezahürü olduğuna inanılan Nebilerin, Velilerin, Evliyaların ve Enbiyaların bu dereceye yükseldikleri unvandır.
Son söz olarak şunu da belirtmek isterim ki; kimilerine göre, günümüzün Alevileri için iddia edilen “Mum Söndü” çarpıtması o dönemlerde Karmatiler için de ileri sürülmüştür. Bunun sebebi de “Ülfet Geceleri” olarak anılan ve daha çok “Dostluk-Muhabbet Geceleri” olarak bilinen sosyal içerikli ve toplumun tüm kesimlerinin katıldığı eğlencelerdir.